İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor. – Sözler 25.3.2.

İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz'îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor. - Sözler 25.3.2.
İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz'îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor. - Sözler 25.3.2.
İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor. – Sözler 25.3.2.

Evrenin İki Yüzü

Bu metin, insan felsefesi ile Kur’an hikmetinin dünyaya bakış açıları arasındaki derin farkları çarpıcı bir saat benzetmesiyle ortaya koymaktadır. 

Beşerî felsefe, varlığın sadece dış yüzüne ve maddî özelliklerine odaklanarak yaratıcıyı ihmal ederken; Kur’an, her şeyin geçiciliğini vurgulayıp eşyayı Allah’ın isimlerine işaret eden birer mektup olarak okur.

Dünya hayatını saniyeleri ve dakikaları sürekli ilerleyen devasa bir saate benzeten yazar, kâinatın her an bir değişim ve fena içerisinde olduğunu savunur.

Kur’an ayetleri, maddenin donukluğunu kırarak insanın dikkatini eşyanın hakikatine ve ilahî sanata yöneltirken, maddeci felsefenin insanı gaflete düşüren sığlığını eleştirir.

Sonuç olarak eser, dünyayı kendi hesabına değil, Sâni-i Zülcelal adına sevmenin ve kâinat kitabının manasını kavramanın önemini ders vermektedir.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

Üçüncü Şule

İKİNCİ ZİYA

Hikmet-i Kur’âniyenin karşısında meydan-ı muarazaya çıkan felsefe-i beşeriyenin, hikmet-i Kur’ân’a karşı ne derece sukut ettiğini On İkinci Sözde izah ve bir temsil ile tasvir ve sair Sözlerde ispat ettiğimizden, onlara havale edip şimdilik başka bir cihette küçük bir muvazene ederiz. Şöyle ki:

Felsefe ve hikmet-i insaniye dünyaya sabit bakar; mevcudatın mahiyetlerinden, hâsiyetlerinden tafsilen bahseder. Sâniine karşı vazifelerinden bahsetse de,


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
âdâb: edep kuralları
akl-ı beşer: insan aklı
âmennâ: iman ettik, inandık (bk. e-m-n)
bahusus: özellikle
beşer: insan
beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n)
burhan-ı kàtı’: sağlam delil
cemî: bütün (bk. c-m-a)
cerh edilmek: çürütülmek
cihet: yön
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
ebed: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n)
erkân-ı hamse: beş esas (bk. r-k-n)
erkân-ı sitte: altı esas (bk. r-k-n)
eşya: şeyler, varlıklar
ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l)
felsefe ve hikmet-i insaniye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe ve ilim (bk. ḥ-k-m)
felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe
gayât: gayeler
hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâsiyet: özellik
hikemiyât: hikmetler, gayeler, faydalar (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)
hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b)
idrak: anlayış, kavrayış
ilm-i cüz’î: çok az ilim (bk. a-l-m; c-z-e)
ilm-i muhit: herşeyi kuşatan ve herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m)
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
işârat: işaretler
izah: açıklama
izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r)
kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m)
kemâl-i intizam: mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kemâl-i münasebet: mükemmel bir bağlantı (bk. k-m-l; n-s-b)
Kur’ân-ı câmii: herşeyi içine alan Kur’ân (bk. c-m-a)
mahiyet: öz nitelik, özellik
mertebe: derece
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n)
münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)
müstenid olmak: dayanmak (bk. s-n-d)
müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d)
nusus: nasslar, açık hükümler
rasanet: sağlamlık
rümuz: işaretler, semboller
sair: diğer
Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
semerât: meyveler
sukut etmek: alçalmak
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
şahid-i âdil: âdaletli şahit (bk. ş-h-d; a-d-l)
şeriat-i kübrâ-yı İslâmiye: büyük İslâm şeriatı (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m)
tafsilen: ayrıntılı olarak
tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f)
tasvir: anlatmak, ifade etmek; resimlemek (bk. ṣ-v-r)
teferruat: ayrıntılar
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b)
ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş
vücuh: vecihler, yönler

icmâlen bahseder. Adeta kâinat kitabının yalnız nakış ve huruflarından bahseder, mânâsına ehemmiyet vermez.

Kur’ân ise, dünyaya geçici, seyyal, aldatıcı, seyyar, kararsız, inkılâpçı olarak bakar. Mevcudatın mahiyetlerinden, surî ve maddî hâsiyetlerinden icmâlen bahseder. Fakat Sâni tarafından tavzif edilen vezâif-i ubûdiyetkârânelerinden ve Sâniin isimlerine ne vech ile ve nasıl delâlet ettiklerini ve evâmir-i tekvîniye-i İlâhiyeye karşı inkıyadlarını tafsilen zikreder.

İşte, felsefe-i beşeriye ile hikmet-i Kur’âniyenin şu tafsil ve icmal hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat hangisidir, göreceğiz. İşte, nasıl elimizdeki saat, sureten sabit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla, daimî içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ıztırapları vardır. Aynen onun gibi, kudret-i İlâhiyenin bir saat-i kübrâsı olan şu dünya, zâhirî sabitiyetiyle beraber, daimî zelzele ve tagayyürde, fenâ ve zevâlde yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-i kübrânın saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini tâdât eden bir iğnedir. İşte, zaman, dünyayı emvâc-ı zevâl üstüne atar. Bütün mazi ve istikbali ademe verip yalnız zaman-ı hazırı vücuda bırakır.

Şimdi, zamanın dünyaya verdiği şu şekille beraber, mekân itibarıyla dahi, yine dünya zelzeleli, gayr-ı sabit bir saat hükmündedir. Çünkü cevv-i hava mekânı çabuk tagayyür ettiğinden, bir halden bir hale sür’aten geçtiğinden, bazı günde birkaç defa bulutlarla dolup boşalmakla, saniye sayan milin suret-i tagayyürü hükmünde bir tagayyür veriyor.

Şimdi, dünya hanesinin tabanı olan mekân-ı arz ise, yüzü, mevt ve hayatça, nebat ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden, dakikaları sayan bir mil hükmünde, dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin, yüzü itibarıyla böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbat ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibâlin


adem: yokluk
ayn-ı hakikat: gerçeğin kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
batn: iç
cevv-i hava: hava boşluğu
cibâl: dağlar
cihet: yön, taraf
delâlet: delil olma, işaret etme
emvâc-ı zevâl: kaybolup giden, yok olan dalgalar (bk. z-v-l)
evâmir-i tekvîniye-i İlâhiye: Allah’ın yaratılışa âit emirleri (bk. k-v-n; e-l-h)
felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe
fenâ: gelip geçicilik, ölümlülük (bk. f-n-y)
gayr-ı sabit: sabit olmayan
harekât: hareketler
hâsiyet: özellik
hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)
huruf: harfler
ıztırap: sıkıntı, aşırı elem
icmal: özetleme (bk. c-m-l)
icmâlen: kısaca, özetle (bk. c-m-l)
inkılâbat: büyük değişmeler
inkılâpçı: değişen
inkıyad: boyun eğme, itaat etme
istikbal: gelecek zaman
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kudret-i İlâhiye: Allah’ın sonsuz güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h)
mahiyet: öz, nitelik, özellik
mahz-ı hak: hakkın, doğrunun kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
mazi: geçmiş zaman
mekân-ı arz: yeryüzü (bk. m-k-n)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mevt: ölüm (bk. m-v-t)
nakış: süsleme, işleme (bk. n-ḳ-ş)
nebat: bitki
saat-i kübrâ: çok büyük saat (bk. k-b-r)
sabitiyet: sabitlik
Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
seyyal: akıcı
seyyar: gezici
suret-i tagayyür: değişme şekli (bk. ṣ-v-r)
sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r)
surî: görünüşteki
sür’aten: hızla
tâdât etmek: saymak
tafsil: ayrıntılandırma
tafsilen: ayrıntılı olarak
tagayyür: başkalaşma, değişme
tavzif edilmek: vazifelendirilmek
tebeddül etmek: başkalaşmak, değişmek
vecih: şekil, tarz
vezâif-i ubûdiyetkârâne: kulluğa yakışır şekilde yapılan vazifeler (bk. a-b-d)
vücud: varlık (bk. v-c-d)
zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r)
zaman-ı hazır: şimdiki zaman
zelzele: sarsıntı, deprem
zemin: yeryüzü
zevâl: geçip gitme, kaybolma (bk. z-v-l)
zikretmek: belirtmek

çıkmaları ve hasflar vuku bulması, saatleri sayan bir mil gibi, dünyanın şu ciheti ağırca mürur edicidir, gösterir.

Dünya hanesinin tavanı olan semâ mekânı ise, ecramların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufat ve husufâtın vuku bulmasıyla, yıldızların sukut etmeleri gibi tagayyürat gösterir ki, semâ dahi sabit değil; ihtiyarlığa, harabiyete gidiyor. Onun tagayyürâtı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi, çendan ağır ve geç oluyor, fakat herhalde geçici ve zevâl ve harabiyete karşı gittiğini gösteriyor.

İşte, dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler daim onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâniine baktığı vakit, o harekât ve tagayyürat, kalem-i kudretin mektubat-ı Samedâniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahvâl ise, esmâ-i İlâhiyenin cilve-i şuûnâtını ayrı ayrı tavsifatla gösteren, tazelenen âyineleridir.

İşte, dünya, dünya itibarıyla hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gafletle sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor.

Amma Kur’ân ise, şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle

اَلْقَارِعَةُ مَا الْقَارِعَةُ     

 وَالطُّورِ     وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ     2

 اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ     3

âyâtıyla pamuk gibi hallaç eder, atar.


Dipnot-1

“Çarpacak olan felâket. Nedir o çarpacak olan felâket?” Kària Sûresi, 101:1-2.

Dipnot-2

“Yemin olsun Tûr’a ve satır satır yazılı kitaba.” Tûr Sûresi, 52:1-2.

Dipnot-3

“Kıyamet koptuğu zaman.” Vâkıa Sûresi, 56:1.


âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
âyât: âyetler
âyine: ayna
cazibedar: çekici
cilve-i şuûnat: Allah’ın iş ve tasarruflarının görünümü (bk. c-l-y; ş-e-n)
cumudet: katılık, sertlik
çendan: gerçi
ecram: gök cisimleri, yıldızlar
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
felsefe-i sakîme: hastalıklı felsefe; yanlış yoldaki felsefe
fenâ: yok oluş (bk. f-n-y)
fikr-i tabiat: tabiat fikri (bk. f-k-r; ṭ-b-a)
gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
harabiyet: yok oluş
harekât: hareketler
hasf: yerin çökmesi, göçmesi
hevesat: hevesler, gelip geçici arzu ve istekler
hikmet-i tabiiye: tabiatı konu alan fen ilmi (bk. ḥ-k-m; ṭ-b-a)
husufât: ay tutulmaları
incimad: donma
kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi (bk. ḳ-d-r)
kesafet ve küduret peyda etmek: katılaşmak ve bulanıklaşmak
küduret: bulanıklık
küsufat: güneş tutulmaları
lehviyat: eğlenceler, oyunlar
medeniyet-i sefihe: sefahate düşkün medeniyet
mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler, varlıklar (bk. k-t-b; ṣ-m-d)
mürur edici: geçici
rıhlet: yolculuk, göç
rükün: esas, şart (bk. r-k-n)
Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
sarhoşane: sarhoşçasına
semâ: gök (bk. s-m-v)
sukut: düşmek
sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r)
tagayyürât: başkalaşmalar
tavsifat: vasıflandırmalar, özelliklerini ortaya koyma (bk. v-ṣ-f)
taz’if etmek: artırmak
tebeddülât-ı ahvâl: hallerin değişmesi
tetkikat-ı felsefe: felsefenin inceleme ve araştırmaları
vuku: olma, meydana gelme
zevâl: geçip gitme, kaybolma (bk. z-v-l)
ziyade etmek: artırmak
zuhur: görünme (bk. ẓ-h-r)

اَوَ لَمْ يَنْظُرُوا فِى مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ 1  

اَفَلَمْ يَنْظُرُۤوا اِلَى السَّمَۤاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا 2  

اَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُۤوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا     3

gibi beyanatıyla o dünyaya şeffafiyet verir ve bulanmasını izale eder.

وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَۤا اِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ 

اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ     5

gibi nurefşan neyyirâtıyla câmid dünyayı eritir.

اِذَا السَّمَۤاءُ انْفَطَرَتْ 6 ve

اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 7 ve

اِذَا السَّمَۤاءُ انْشَقَّتْ 8

وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى اْلاَرْضِ اِلاَّ مَنْ شَۤاءَ اللهُ     9

mevt-âlûd tabirleriyle dünyanın ebediyet-i mevhumesini parça parça eder.

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِى اْلاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَۤاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَمَا كُنْتُمْ وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ     10

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُرِيكُمْ اٰيَاتِهِ فَتَعْرِفُونَهَا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ     11

Gök gürlemesi gibi sayhalarıyla, tabiat fikrini tevlid eden gafleti dağıtır.
İşte, Kur’ân’ın baştan başa, kâinata müteveccih olan âyâtı şu esasa göre gider.


Dipnot-1

“Onlar göklerin ve yerin ifade ettiği mânâlara bakmazlar mı?” A’râf Sûresi, 7:185.

Dipnot-2

“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina etmişiz?” Kaf Sûresi, 50:6.

Dipnot-3

“İnkâr edenler görmedi mi ki, gökler ve yer bitişik idi?” Enbiyâ Sûresi, 21:30.

Dipnot-4

“Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir oyalanmadan ibarettir.” En’âm Sûresi, 6:32.

Dipnot-5

“Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi, 24:35.

Dipnot-6

“Gök yarıldığı zaman.” İnfitar Sûresi, 82:1.

Dipnot-7

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.

Dipnot-8

“Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1.

Dipnot-9

“Sûra üfürülür. Ve Allah’ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa düşüp ölür.” Zümer Sûresi, 39:68.

Dipnot-10

“O, yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Nerede olsanız O sizinledir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür.” Hadid Sûresi, 57:4.

Dipnot-11

“De ki: Hamd Allah’a mahsustur; O size delillerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin, işlediklerinizden habersiz değildir.” Neml Sûresi, 27:93.


âyât: ayetler
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
câmid: cansız, sert, katı
ebediyet-i mevhume: sonsuzluk kuruntusu (bk. e-b-d)
gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
izale etmek: gidermek
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
mevt-âlûd: ölümcül, ölümle karışık (bk. m-v-t)
müteveccih: yönelmiş
neyyirât: nurlu hakikatler (bk. n-v-r)
nurefşan: nur saçan (bk. n-v-r)
sayha: sesleniş
şeffafiyet: şeffaflık, saydamlık
tabiat fikri: materyalist düşünce; tabiat için söylenen, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi (bk. ṭ-b-a)
tabir: ifade (bk. a-b-r)
tevlid etmek: doğurmak

Hakikat-i dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle, beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sânie bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir, beşerin gözünü ona diktirir. Hakikî hikmeti ders verir, kâinat kitabının mânâlarını talim eder, hurufat ve nukuşlarına az bakar. Sarhoş felsefe gibi çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurufatın nukuşuyla insanların vaktini mâlâyâniyatta sarf ettirmiyor.


ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)
aksâm-ı tevhid: tevhidin kısımları (bk. v-ḥ-d)
alâmet: belirti, işaret
âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b)
asfiya: Hz. Peygamber yolundan giden ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y)
bâtın: iç
beşer: insan
beyan: açıklama (bk. b-y-n)
burhan: güçlü delil
cem etmek: toplamak (bk. c-m-a)
eâzım-ı insaniye: insanların ileri gelenleri (bk. a-ẓ-m)
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
hakaik-ı âliye-i İlâhiye: İlâhî yüce hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h)
hakikat-i dünya: dünyanın gerçek mahiyeti, aslı esası (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakkaniyet: doğruluk, gerçeklik (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâsiyet: özellik, hususiyet
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu gösteren ilim, bilgi (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hurufat: harfler
hükema: âlimler, filozoflar (bk. ḥ-k-m)
hükema-yı işrâkıyyun: bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar (bk. ḥ-k-m)
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
iktiza: gerektirme
işrâkıyyun: bilginin kaynağının manevi aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan felsefeciler
kat’iyen: kesinlikle
kavî: güçlü, kuvvetli
kemâl-i muvazene: tam bir denge (bk. k-m-l; v-z-n)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
levâzımât: gereklilikler
maarif: bilgiler (bk. a-r-f)
mâlâyâniyat: faydasız, boş şeyler
melekût: birşeyin iç yüzü, aslı, esası (bk. m-l-k)
merâtib: mertebeler, dereceler
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
muhtasar: kısa
muvazene: denge (bk. v-z-n)
münevver: nurlu (bk. n-v-r)
netâic-i efkâr: fikirlerin neticesi (bk. f-k-r)
nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş)
nüfuz etme: geçme
rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık (bk. r-v-ḥ)
sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ)
Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
sarf etmek: harcamak
sukut: alçalma, düşüş
şakirt: talebe
şuûnat: haller, fiil ve işler (bk. ş-e-n)
taksimü’l-a’mâl: işbölümü
talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m)
tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b)
ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)
ulviyet: yücelik
umur: işler
zahir: açık (bk. ẓ-h-r)
ziya: ışık

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Üçüncü Şule – İKİNCİ ZİYA, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.587

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/587


CUMARTESİ DERSLERİ

Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur'âniye beşerin ilm-i cüz'îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ... - Sözler 25.3.1.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ… – Sözler 25.3.1.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ… – Sözler 25.3.1.

Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur'âniye beşerin ilm-i cüz'îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ... - Sözler 25.3.1.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur'âniye beşerin ilm-i cüz'îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ... - Sözler 25.3.1.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ… – Sözler 25.3.1.

İlahi Vahyin Evrensel Dengesi

Bu metin, Kur’an-ı Kerim’in mucizevi anlatım gücünü ve kainatın hakikatlerini ifade etmedeki eşsiz dengesini ele almaktadır.

Kur’an’ın ayetleri, karanlık bir cahiliye dönemini aydınlatan manevi nurlar olarak betimlenmekte ve varlık alemini birer zikir ehline dönüştürdüğü vurgulanmaktadır.

Metinde kullanılan muazzam bir ağaç benzetmesi, Kur’an’ın yaratılışın başlangıcından sonuna kadar tüm detayları birbiriyle uyumlu ve kusursuz bir nizam içinde tasvir ettiğini göstermektedir.

Bu bütüncül bakış açısı, metne göre, ancak her şeyi aynı anda kuşatan ilahi bir ilmin eseri olabilir.

İslam’ın esasları ve imanın şartları arasındaki bu sarsılmaz tenasüp ve denge, Kur’an’ın insanüstü bir kelam olduğunun en güçlü kanıtı olarak sunulur.

Sonuç olarak, Kur’an’ın varlık tılsımını çözen ve eşyayı hakiki mahiyetiyle tarif eden tek rehber olduğu ifade edilmektedir.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

Üçüncü Şule

Üç Ziyası var.

BİRİNCİ ZİYA

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın büyük bir vech-i i’câzı On Üçüncü Sözde beyan edilmiştir. Kardeşleri olan sair vücuh-u i’caziye sırasına girmek için bu makama alınmıştır.

İşte, Kur’ân’ın herbir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi i’caz ve hidayet nurunu neşirle küfür ve gaflet zulümâtını dağıttığını görmek ve zevk etmek istersen, kendini Kur’ân’ın nüzulünden evvel olan o asr-ı cahiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cumud-u tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisan-ı ulvîsinden

سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ     1

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ     2

gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem سَبَّحَ، يُسَبِّحُ sadâsıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar.

Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat

 تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ 

sayhasıyla, işitenin nazarında nasıl gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer


Dipnot-1

“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.” Hadid Sûresi, 57:1.

Dipnot-2

“Göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsi o Allah’ı tesbih eder ki, herşeyin hakikî sahibidir, her türlü noksandan münezzehtir, kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.” Cum’a Sûresi, 62:1.

Dipnot-3

“Yedi gök ve yer Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.


asr-ı cahiliyet: cehâlet asrı, İslâmdan önceki asır
ateşpare: ateş parçası
beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n)
câmid: cansız
farz etmek: varsaymak
gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l)
hidayet: doğru ve hak yolda oluş, İslâmiyet (bk. h-d-y)
hüşyar: uyanık
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
kelime-i hikmetnümâ: hikmetli kelime (bk. k-l-m; ḥ-k-m)
kıyam etmek: ayağa kalkmak (bk. ḳ-v-m)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
küfür: inkar, inançsızlık (bk. k-f-r)
lisan-ı ulvî: yüce lisan
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
mevcudat-ı âlem: âlemdeki varlıklar (bk. v-c-d; a-l-m)
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
necm-i sâkıp: karanlığı delip geçen parlak yıldız
neşr: yayma
nüzul: iniş (bk. n-z-l)
perde-i cumud-u tabiat: tabiatın donuk ve cansız perdesi (bk. ṭ-b-a)
sadâ: ses
sahrâ-yı bedeviyet: göçebe Arapların yaşadığı çöl
sair: diğer
sayha: sesleniş
şule: ışık
vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z)
vücuh-u i’câz: mu’cizelik yönleri (bk. a-c-z)
zikretmek: Allah’ı anmak
ziya: ışık, parlaklık
zulmet-i cehil ve gaflet: cehalet ve gaflet karanlığı (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l)
zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)

nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa, ve ber ve bahir birer lisan, ve bütün hayvânat ve nebâtat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı didar eder. Yoksa, bu zamandan tâ o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikini göremezsin. Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sair neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyetle veyahut sathî ve basit bir perde-i ülfetle baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz içinde ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ-ı i’câzı içinde bu nevi i’câzını zevk edemezsin.

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın en yüksek derece-i i’câzına bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:

Gayet büyük ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç geniş bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mesturiyet içinde saklanmıştır. Malûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. Herbir cüz’ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görülmeyen—ve hâlâ görünmüyor—o ağaca dair biri çıksa, perde üstünde onun herbir âzasına mukabil bir resim çekse, bir hudut çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayet uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa, elbette şüphe kalmaz ki, o ressam bütün o gaybî ağacı gayb-âşinâ nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.

Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan dahi, hakikat-i mümkinâta dair—ki o hakikat, dünyanın iptidâsından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve Arştan ferşe, zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine


acip: ilginç, hayret verici
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. c-l-y)
arz: yer, dünya
arz-ı didar: kendini gösterme
âzâ: organlar
bahir: deniz
ber: kara
cüz’: parça (bk. c-z-e)
dekaik: incelikler
derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z)
envâ-ı i’câz: mu’cizelik çeşitleri (bk. a-c-z)
farz etmek: varsaymak
ferş: yer
gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan (bk. ğ-y-b)
gaybî: görünmeyen (bk. ğ-y-b)
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i mümkinât: yaratılanların, var edilenlerin gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; m-k-n)
hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
i’câz: mu’cizelik (bk. a-c-z)
ihata etmek: kuşatmak, kapsamak
iptidâ: başlangıç
kelime-i tesbihfeşan: Allah’ı çok çok tesbih eden kelime (bk. k-l-m; s-b-ḥ)
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
lisan: dil
mahiyet: özellik, temel iç yapı
malûm: bilinen (bk. a-l-m)
mebde’: başlangıç
mezkûr: sözü geçen
mukabil: karşılık
muvafık: uygun
muvazenet: denge (bk. v-z-n)münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b)
müntehâ: en son nokta
mürur-u zaman: zamanın geçmesi
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nebâtat: bitkiler
neşretmek: yaymak
nevi: çeşit
neyyirât-ı İslâmiye: İslâmın nurlu hakikatleri (bk. n-v-r; s-l-m)
nihayet: son
nur-u hakikat-edâ: gerçeği gösteren nur (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ)
perde-i gayb: gayb perdesi (bk. ğ-y-b)
perde-i ülfet: alışkanlık perdesi
sathî: yüzeysel
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
şems: güneş
tabaka-i mesturiyet: gizlilik tabakası
tasvir etmek: resmini yapmak (bk. ṣ-v-r)
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b)
tersim etmek: resimlemek
tersimat: resimlemeler
ulûm-u müteârife: herkesçe bilinen bilgiler (bk. a-l-m; a-r-f)
uzuv: organ
zemzeme-i i’câz: mu’cizelik nağmesi ve ahengi (bk. a-c-z)
zerre: atom
zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)

dair—beyanat-ı Kur’âniye o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık bir suret vermiştir ki, bütün muhakkikler nihayet-i tahkikinde Kur’ân’ın tasvirine “Mâşaallah, bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Kerîm” demişler.

وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى 

temsilde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye ve şuûn ve ef’âl-i Rabbâniye bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsil edilmekle, o şecere-i nuraniyenin daire-i azameti ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı mütenâhi fezâ-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatı

 يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ 

   فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى 

hududundan tut, ta

 وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ 4  

  خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ 

hududuna kadar intişar etmiş o hakikat-i nuraniyeyi bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyveleriyle, o kadar tenasüple, birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir surette o hakaik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef’âli beyan eder ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Kur’âniyeye karşı “Sübhânallah” deyip “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık” diyerek tasdik ediyorlar.

Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin


Dipnot-1

“En yüce misaller Allah içindir.” Nahl Sûresi, 16:60.

Dipnot-2

“O, kişiyle kalbinin arasına girer.” Enfâl Sûresi, 8:24.

Dipnot-3

“Daneleri ve çekirdekleri çatlatan Odur.” En’âm Sûresi, 6:95.

Dipnot-4

“Gökler Onun kudret eliyle dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.

Dipnot-5

“Gökleri ve yeri altı günde yarattı.” Hûd Sûresi, 11:7.


ashab-ı irfan ve hikmet: ilim ve hikmet sahibi kimseler (bk. a-r-f; ḥ-k-m)
barekâllah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k)
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n)
cevelân: dolaşma, gezme
daire-i azamet: büyüklük dairesi (bk. a-ẓ-m)
daire-i imkân: varlığı da yokluğu da eşit olan daire, kâinat (bk. m-k-n)
daire-i melekût: eşyanın iç yüzüyle alakalı daire, gayb dairesi (bk. m-l-k)
daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan varlığı zorunlu olan İlâhlık dairesi (bk. v-c-b)
ebed: sonu olmayan gelecek zaman, sonsuz (bk. e-b-d)
ehl-i keşif ve hakikat: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Cenab-ı Allah’ın lütfu ve ihsanıyla bilen kimseler (bk. k-ş-f; ḥ-ḳ-ḳ)
esmâ ve sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın isim ve sıfatları (bk. s-m-v; v-ṣ-f; e-l-h)
ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l)
fethetmek: açma
fezâ-yı ıtlak: uçsuz bucaksız gökyüzü, uzay (bk. ṭ-l-ḳ)
gayat: gayeler
gayr-ı mütenâhi: sonsuz
hakaik-ı esmâ ve sıfât ve şuûn ve ef’âl: Allah’ın isimlerinin, sıfatlarının, işlerinin ve fiillerinin hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-m-v; v-ṣ-f; f-a-l)
hakikat-i nuraniye: nurlu gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-v-r)
hudud: sınır, uç
hudud-u icraat: icraatın sınırı
hudud-u kibriya: büyüklüğün hududu (bk. k-b-r)
ihata etmek: kuşatmak
intişar etmek: yayılmak
keşif: açığa çıkarma (bk. k-ş-f)
mâşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yapmış
muammâ-yı hilkat: yaratılıştaki sır ve gizlilikler (bk. ḫ-l-ḳ)
muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ)
muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
mutabık: uygun
nihayet-i tahkik: araştırmanın sonu (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
Sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ)
şecere-i azîme: büyük ağaç (bk. a-ẓ-m)
şecere-i nuraniye: nurlu ağaç (bk. n-v-r)
şecere-i tûbâ-i nur: nurlu tûbâ ağacı (bk. n-v-r)
şuûn ve ef’âl-i Rabbâniye: Allah’ın işleri ve fiilleri (bk. ş-e-n; f-a-l; r-b-b)
tasdik etmek: doğruluğunu onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ)
tasvir: resimleme; anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b)
tevahhuş: korkmak, ürkmek
tılsım-ı kâinat: kâinatın tılsımı, gizemi (bk. k-v-n)
uzuv: organ

birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir münasebet tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne karşı hayran kalır. Ve o iman dalının budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruatı, en küçük âdâbı ve en uzak gayâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza ettiğine delil ise, o Kur’ân-ı câmiin nusus ve vücuhundan ve işârat ve rümuzundan çıkan şeriat-ı kübrâ-yı İslâmiyenin kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve rasaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı’dır.

Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ…


âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
âdâb: edep kuralları
akl-ı beşer: insan aklı
âmennâ: iman ettik, inandık (bk. e-m-n)
bahusus: özellikle
beşer: insan
beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n)
burhan-ı kàtı’: sağlam delil
cemî: bütün (bk. c-m-a)
cerh edilmek: çürütülmek
cihet: yön
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
ebed: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n)
erkân-ı hamse: beş esas (bk. r-k-n)
erkân-ı sitte: altı esas (bk. r-k-n)
eşya: şeyler, varlıklar
ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l)
felsefe ve hikmet-i insaniye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe ve ilim (bk. ḥ-k-m)
felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe
gayât: gayeler
hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâsiyet: özellik
hikemiyât: hikmetler, gayeler, faydalar (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)
hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b)
idrak: anlayış, kavrayış
ilm-i cüz’î: çok az ilim (bk. a-l-m; c-z-e)
ilm-i muhit: herşeyi kuşatan ve herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m)
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
işârat: işaretler
izah: açıklama
izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r)
kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m)
kemâl-i intizam: mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kemâl-i münasebet: mükemmel bir bağlantı (bk. k-m-l; n-s-b)
Kur’ân-ı câmii: herşeyi içine alan Kur’ân (bk. c-m-a)
mahiyet: öz nitelik, özellik
mertebe: derece
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n)
münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b)
müstenid olmak: dayanmak (bk. s-n-d)
müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d)
nusus: nasslar, açık hükümler
rasanet: sağlamlık
rümuz: işaretler, semboller
sair: diğer
Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
semerât: meyveler
sukut etmek: alçalmak
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
şahid-i âdil: âdaletli şahit (bk. ş-h-d; a-d-l)
şeriat-i kübrâ-yı İslâmiye: büyük İslâm şeriatı (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m)
tafsilen: ayrıntılı olarak
tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f)
tasvir: anlatmak, ifade etmek; resimlemek (bk. ṣ-v-r)
teferruat: ayrıntılar
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b)
ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş
vücuh: vecihler, yönler

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Üçüncü Şule – BİRİNCİ ZİYA, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.584

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/584


CUMARTESİ DERSLERİ

Bin üç yüz elli senedir, Kur'ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. - Sözler 25.2.3.1.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ


Bin üç yüz elli senedir, Kur’ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. – Sözler 25.2.3.1.

Bin üç yüz elli senedir, Kur'ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. - Sözler 25.2.3.1.
Bin üç yüz elli senedir, Kur'ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. - Sözler 25.2.3.1.

Taklit Edilemeyen Kelam

Bu eser, Kur’an-ı Kerim’in benzersizliğini ve insan sözüyle kıyaslanamayacak kadar yüce olan mucizevi mahiyetini merkeze alır.

Yazar, kutsal metnin kelimelerini gökyüzündeki yıldızlara benzetirken, beşeriyetin ürettiği sözleri bu yıldızların aynadaki zayıf yansımaları olarak niteler.

Metinde Kur’an, kökleri derinlerde olan ve meyveleriyle tüm İslam dünyasını besleyen bir ağaç olarak tasvir edilir.

Yüzyıllar geçmesine rağmen bu mukaddes hitabın tazeliğini ve güzelliğini koruması, onun ilahi kaynağının en somut delili olarak sunulur.

İnsanların kendi sığ düşünceleriyle bu yüce kelama nazire yapmaya çalışmaları, muhteşem bir sarayın mimarisini bozup onu çocukça süslerle değiştirmeye çalışan birinin düştüğü gülünç duruma benzetilir.

Sonuç olarak kaynak, Kur’an’ın ebedi bir rehber olduğunu ve taklit edilmesinin imkansızlığını güçlü teşbihlerle ortaya koyar.

NotebookLM

https://dersdunyasi.net/wp-content/uploads/2025/12/Yirmibesinci-Sozden-Bir-Hakikat-Yolculugu.pdf

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İKİNCİ ŞULENİN SON BÖLÜMÜ

Şu risalenin başında, şimdiye kadar tahkik namına bîtarafâne muhakeme suretinde Kur’ân’ın i’câzını muannid bir hasma kabul ettirmek için, Kur’ân’ın çok hukukunu gizli bıraktık. O güneşi mumlar sırasına getirip muvazene ediyorduk. Şimdi tahkik, vazifesini ifa edip, parlak bir surette i’câzını ispat etti. Şimdi ise, tahkik namına değil, hakikat namına bir iki sözle, Kur’ân’ın muvazeneye gelmez hakikî makamına işaret edeceğiz.

Evet, sair kelâmların Kur’ân’ın âyâtına nisbeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir. Evet, herbiri birer hakikat-i sabiteyi tasvir eden, gösteren Kur’ân’ın kelimâtı nerede, beşerin fikri ve duygularının âyineciklerinde kelimâtıyla tersim ettikleri mânâlar nerede? Evet, envâr-ı hidayeti ilham eden ve şems ve kamerin Hâlık-ı Zülcelâlinin kelâmı olan Kur’ân’ın melâike-misal zîhayat kelimâtı nerede; beşerin hevesâtını uyandırmak için sehhar nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede? Evet, ısırıcı haşarat ve böceklerin mübarek melâike ve nuranî ruhanîlere nisbeti ne ise, beşerin kelimâtı Kur’ân’ın kelimâtına nisbeti odur. Şu hakikatleri, Yirmi Beşinci Sözle beraber, geçen yirmi dört adet Sözler ispat etmiştir. Şu dâvâmız mücerret değil; burhanı, geçmiş neticedir. Evet, herbiri cevâhir-i hidayetin birer sadefi ve hakaik-ı imaniyenin birer menbaı ve esâsât-ı İslâmiyenin birer madeni ve doğrudan doğruya Arşu’r-Rahmân’dan gelen ve kâinatın fevkinde ve haricinde insana bakıp inen ve ilim ve kudret ve iradeyi tazammun eden ve hitab-ı ezelî olan elfâz-ı Kur’âniye nerede; insanın hevâî, hevaperestâne, vâhi, hevesperverâne elfâzı nerede?

Evet, Kur’ân, bir şecere-i tûbâ hükmüne geçip, şu âlem-i İslâmiyeyi bütün mâneviyâtıyla, şeâir ve kemâlâtıyla, desâtir ve ahkâmıyla yapraklar suretinde neşredip, asfiya ve evliyasını birer çiçek hükmünde o ağacın âb-ı hayatıyla taze, güzel gösterip, bütün kemâlât ve hakaik-ı kevniye ve İlâhiyeyi semere verip, meyvelerindeki çok çekirdekleri amelî birer düstur, birer program hükmüne


âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)
akis: yansıma
âlem-i İslâmiye: İslâm dünyası (bk. a-l-m; s-l-m)
amelî: amelle ilgili
Arşu’r-Rahmân: bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Rahmân isminin tasarruf dairesi, makamı (bk. a-r-ş; r-ḥ-m)
asfiya: Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve velâyet sahibi insanlar (bk. ṣ-f-y)
âyât: ayetler
âyinecik: küçük ayna
ayn: kendisi
beşer: insanlar
bîtarafâne: tarafsız bir şekilde
burhan: güçlü delil
cevâhir-i hidayet: hidayet cevherleri (bk. h-d-y)
desâtir: düsturlar, prensipler
düstur: kural, prensip
elfâz: kelimeler, sözler
elfâz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın kelimeleri, sözleri
envâr-ı hidayet: hidayet nurları (bk. n-v-r; h-d-y)
esâsât-ı İslâmiye: İslâmın esasları (bk. s-l-m)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
fevkinde: üstünde
hakaik-i imaniye: iman hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-m-n)
hakaik-i kevniye: yaratılışla ilgili İlâhî gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-v-n)
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i sabite: sabit ve değişmez gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
haricinde: dışında
hasım: düşman
haşarat: zehirli böcekler
hevâî: nefsin isteklerine düşkün (bk. h-v-y)
hevaperestâne: nefsin arzu ve isteklerinin peşinde olurcasına (bk. h-v-y)
hevesât: hevesler, arzu ve istekler
hevesperverâne: hevesine düşkün bir şekilde
hitab-ı ezelî: ezelden gelen hitap (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l)
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
ifa etmek: yerine getirmek
irade: dileme, tercih etme (bk. r-v-d)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kamer: ay
kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
kelimât: kelimeler (bk. k-l-m)
kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)
kudret: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r)
makam: konum, yer
melâike: melekler (bk. m-l-k)
melâike-misal: melekler gibi (bk. m-l-k; m-s̱-l)
menba: kaynak
muannid: inatçı
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
mücerret: soyut
müzevver: uydurulmuş
nam: ad
neşretmek: yaymak
nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b)
nuranî: nurlu (bk. n-v-r)
ruhanî: maddî yapısı olmayan, ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ)
sadef: inci kabuğu
sair: diğer
sehhar: büyüleyen
semere: meyve
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
şeâir: işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler (bk. ş-a-r)
şecere-i tûbâ: tuba ağacı
şems: güneş
tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
tazammun eden: içine alan
tersim etmek: resimlemek
vâhi: zayıf, önemsiz
zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; h-y-y)

geçip, yine meyvedar ağaç hükmünde müteselsil hakaikı gösteren Kur’ân nerede; beşerin malûmumuz olan kelâmı nerede? Eyne’s-serâ mine’s-Süreyyâ?

Bin üç yüz elli senedir, Kur’ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. Halbuki, ne o ülfet, ne o mebzuliyet, ne o mürur-u zaman, ne o büyük tahavvülâtlar, onun kıymettar hakaikına, onun güzel üslûplarına halel verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, hüsnünü söndürmemiştir. Şu hâl tek başıyla bir i’cazdır.

Şimdi biri çıksa, Kur’ân’ın getirdiği hakaikten bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam verse, Kur’ân’ın bazı âyâtına muâraza için nisbet etse, “Kur’ân’a yakın bir kelâm söyledim” dese, öyle ahmakane bir sözdür ki: Meselâ, taşları muhtelif cevahirden bir saray-ı muhteşemi yapan ve o taşların vaziyetinde umum sarayın nukuş-u âliyesine bakan mizanlı nakışlarla tezyin eden bir ustanın san’atıyla; o nukuş-u âliyeden fehmi kasır, o sarayın bütün cevahir ve ziynetlerinden bîbehre bir âdi adam, âdi hanelerin bir ustası, o saraya girip, o kıymettar taşlardaki ulvî nakışları bozup, çocukça hevesine göre, âdi bir hanenin vaziyetine göre bir intizam, bir suret verse ve çocukların nazarına hoş görünecek bazı boncukları taksa, sonra “Bakınız, o sarayın ustasından daha ziyade maharet ve servetim var ve kıymettar ziynetlerim var” dese, divanece bir hezeyan eden bir sahtekârın nisbet-i san’atı gibidir.


âdi: basit, sıradan
ahmakane: ahmakça
âyât: âyetler
beşer: insanlar
bîbehre: mahrum
cevahir: cevherler, kıymetli taşlar
divanece: akılsızca, delice
eyne’s-serâ mine’s-Süreyya: “yer nerede, Ülker takım yıldızı nerede?” (birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir)
fehm: anlama, kavrayış
hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halel: eksiklik, zarar
hezeyan: deli saçması, saçmalama
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
intizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kasır: eksik, noksan
kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
maharet: beceri, ustalık
malûm: bilinen (bk. a-l-m)
mebzuliyet: bolluk, çokluk
meyvedar: meyveli, verimli
mizanlı: ölçülü (bk. v-z-n)
muâraza: sözle mücadele, karşı gelme
muhtelif: değişik, çeşitli
mürur-u zaman: zamanın geçmesi
müteselsil: zincirleme, peşpeşe gelen
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nisbet: ölçü, kıyas (bk. n-s-b)
nisbet-i san’at: san’atı kıyaslama (bk. n-s-b; ṣ-n-a)
nukuş-u âliye: yüksek nakışlar (bk. n-ḳ-ş)
saray-ı muhteşem: muhteşem, görkemli saray
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tahavvülât: değişiklikler
teşhir: sergileme
tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n)
ulvî: yüce, yüksek
umum: bütün
ülfet: alışkanlık
ziyade: çok, fazla
ziynet: süs (bk. z-y-n)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – ÜÇÜNCÜ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.581

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/582


CUMARTESİ DERSLERİ

Kur'ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. - Sözler 25.2.3.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.

Kur'ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. - Sözler 25.2.3.
Kur'ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. - Sözler 25.2.3.
Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.

Kur’an: Söz ve Güç

Bu metin, Kur’an-ı Kerim’in belâgat ve üslubunun diğer insan kelamlarıyla kıyaslanamaz bir ulviyete sahip olduğunu temellendirmektedir.

Bir sözün gücünün sadece söylendiği mekâna değil; söyleyene, muhataba, maksada ve makama bağlı olduğu vurgulanarak ilahi beyanın bu dört kaynaktaki eşsizliği açıklanmaktadır. 

Yaratıcı’nın kudret ve iradesini barındıran emirleri, insanın aciz temennilerinden doğan ifadeleriyle karşılaştırılarak Kur’an’ın müessiriyeti ortaya konmaktadır.

Özellikle doğa olayları ve haşrin ispatı üzerinden verilen örneklerle, kavl ile fiilin nasıl birleştiği ve ilahi sanatın beyandaki ihtişamı gösterilmektedir.

Sonuç olarak eser, Kur’an’ın her cümlesinin hakiki bir mülk sahibinin icraatını tasvir eden sarsılmaz bir kuvvet taşıdığını ispat etmektedir.

NotebookLM

https://dersdunyasi.net/wp-content/uploads/2025/12/Kelamin_Zirvesi.pdf

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ ŞULENİN ÜÇÜNCÜ NURU

Şudur ki: Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma.

Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır. Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, Kur’ân’ın derece-i belâğati, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet, madem kelâm, mütekellime bakıyor. Eğer o kelâm emir ve nehiy ise, mütekellimin derecesine göre irade ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukavemetsûz olur, maddî elektrik gibi tesir eder; kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezayüd eder.

Meselâ

 يَۤا اَرْضُ ابْلَعِى مَۤاءَكِ وَيَاسَمَۤاءُ اَقْلِعِى 

yani “Yâ arz! Vazifen bitti; suyunu yut. Yâ semâ! Hâcet kalmadı; yağmuru kes.” Meselâ

 فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَالَتَۤا اَتَيْنَا طَۤائِعِينَ 

yani “Yâ arz, yâ semâ! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz. Ademden çıkıp, vücutta meşhergâh-ı san’atıma geliniz’ dedi. Onlar da: “Biz kemâl-i itaatle geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi Senin kuvvetinle göreceğiz.” İşte, kuvvet ve iradeyi tazammun eden hakikî ve nâfiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak. Sonra insanların

 اُسْكُنِى يَۤا اَرْضُ وَانْشَقِّى يَا سَمَۤاءُ وَقُومِۤى اَيَّتُهَا الْقِيٰمَةُ 

gibi suret-i emirde cemâdâta hezeyanvâri muhaveresi, hiç o iki emre kabil-i kıyas olabilir mi? Evet, temennîden neş’et eden arzular ve o arzulardan neş’et eden fuzuliyâne emirler nerede, hakikat-i âmiriyetle muttasıf bir âmirin iş başında hakikat-i emri nerede? Evet, emr-i nâfiz, büyük bir âmirin mutî ve büyük bir ordusuna “Arş!” emri nerede? Ve şöyle bir emir, âdi bir neferden işitilse, iki emir sureten bir iken, mânen bir neferle bir ordu kumandanı kadar farkı var.


Dipnot-1

Hûd Sûresi, 11:44.

Dipnot-2

Fussilet Sûresi, 41:11.

Dipnot-3

Ey yer, sâkin ol; ey gök, yarıl; ey kıyamet, kop!


adem: hiçlik, yokluk
âdi: basit, sıradan
âmir: emreden
arş!: haydi!
arz: yer
cemâdat: cansızlar
cihet: yön
derece-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ)
edip: edebiyatçı
emr-i nâfiz: etkili, tesir gücü olan emir
fuzuliyâne: lüzumsuzca
hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
hakikat-i âmiriyet: emredicilik gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i emr: gerçek emir (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hezeyanvâri: saçma sapan bir şekilde
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)
hüsn-ü cemâl: güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l)
irade: dileme, tercih etme gücü (bk. r-v-d)
kabil-i kıyas: kıyası mümkün
kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m)
kemâl-i itaat: tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme (bk. k-m-l)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
menba: kaynak
meşhergâh-ı san’at: san’atın sergilendiği yer (bk. ṣ-n-a)
muhatap: kendisine karşı konuşulan (bk. ḫ-ṭ-b)
muhavere: karşılıklı konuşma
mukavemetsûz: dirençsiz
mutî: itaat eden
muttasıf: vasıflı
mütekellim: konuşan (bk. k-l-m)
nâfiz: etkili, hükmü geçen
nefer: asker, er
nehiy: yasak
neş’et: meydana gelme, doğma
nisbet: oran (bk. n-s-b)
râm olmak: boyun eğmek
semâ: gök (bk. s-m-v)
suret-i emir: emir şekli (bk. ṣ-v-r)
sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r)
şule: parıltı
tabaka: derece
tazammun: içine alma
tazammun etmek: içine almak
temennî: istek, dua
tezâyüd: artma
ulviyet: yücelik
vücut: varlık (bk. v-c-d)

Meselâ,

 اِنَّمَۤا اَمْرُهُۤ اِذَۤا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ 

Hem meselâ,

 وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰۤئِكَةِ اسْجُدُوا ِلاٰدَمَ 

Şu iki âyette iki emrin kuvvet ve ulviyetine bak, sonra beşerin emirler nev’indeki kelâmına bak. Acaba yıldız böceğinin güneşe nisbeti gibi kalmıyorlar mı? Evet, hakikî bir mâlikin iş başındaki bir tasviri ve hakikî bir san’atkârın işlediği vakit san’atına dair verdiği beyanatı ve hakikî bir mün’imin ihsan başında iken beyan ettiği ihsânâtı, yani, kavl ile fiili birleştirmek, kendi fiilini hem göze, hem kulağa tasvir etmek için şöyle dese: “Bakınız, işte bunu yaptım. Böyle yapıyorum. İşte bunu bunun için yaptım. Bu böyle olacak. Bunun için işte bunu böyle yapıyorum.” Meselâ,

اَفَلَمْ يَنْظُرُۤوا اِلَى السَّمَۤاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَالَهَا مِنْ فُرُوجٍ     وَاْلاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِىَ وَاَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ     تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ     وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَۤاءِ مَۤاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ     وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ     رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَاَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ     3

Kur’ân’ın semâsında, şu sûrenin burcunda parlayan yıldız-misal Cennet meyveleri gibi şu tasvirâtı, şu ef’alleri içindeki intizam-ı belâğatle çok tabaka delâilini zikredip, neticesi olan haşri كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ tabiriyle ispat edip, sûrenin başında haşri inkâr edenleri ilzam etmek nerede; insanların fuzuliyâne, onlarla teması az olan ef’alden bahisleri nerede? Taklit suretinde çiçek resimleri, hakikî,


Dipnot-1

“Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

Dipnot-2

“Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ dediğimizde…” Bakara Sûresi, 2:34.

Dipnot-3

“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl binâ edip süsledik ki, hiçbir gediği yoktur. • Yeryüzüne döşedik, onda sabit dağlar yarattık, onda her güzel çiftten bitkiler yeşerttik. • Hakka yönelen herbir kul için bunlar görüp ibret alınacak delillerdir. Gökten de bereketli bir su indirdik ve kullar için rızık olsun diye onunla bağları, daneli ekinleri, salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçlarını bitirdik. O suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte kabrinizden çıkışınız da böyle olacaktır.” Kaf Sûresi, 50:6-11.


beşer: insan
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
delâil: deliller
ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
fuzuliyâne: lüzumsuzca
hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)
ihsanât: ihsanlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n)
ilzam: susturma
inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)
intizam-ı belâğat: belâğatin intizam ve düzenliliği (bk. n-ẓ-m; b-l-ğ)
kavl: söz
kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m)
mâlik: sahip (bk. m-l-k)
mün’im: nimet verici (bk. n-a-m)
netice: sonuç
nev’: tür, çeşit
nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b)
semâ: gök; yücelik (bk. s-m-v)
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)tabir: ifade (bk. a-b-r)
tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
tasvirât: tasvirler, anlatımlar (bk. ṣ-v-r)
ulviyet: yücelik
yıldız-misal: yıldız gibi (bk. m-s̱-l)
zikretmek: anmak, belirtmek

hayattar çiçeklere nisbeti derecesinde olamaz! Şu اَفَلَمْ يَنْظُرُوا dan, tâ كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ a kadar güzelce meâli söylemek çok uzun gider. Yalnız bir işaret edip geçeceğiz. Şöyle ki:

Sûrenin başında, küffar, haşri inkâr ettiklerinden, Kur’ân onları haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemat eder, der: “Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki, Biz ne keyfiyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki, nasıl yıldızlarla, ay ve güneşle tezyin etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki, zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz, o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadravâtı, nebâtâtı halk ettik, yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette semâ canibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O suyla bağ ve bostanları, hububatı, yüksek, leziz meyveli hurma gibi ağaçları halk edip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o suyla ölmüş memleketi ihyâ ediyorum, binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtâtı kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız.”

İşte, şu âyetin ispat-ı haşirde gösterdiği cezâlet-i beyaniye—ki binden birisine ancak işaret edebildik—nerede, insanların bir dâvâ için serd ettikleri kelimat nerede?


arz: dünya
âyâ: acaba
bast-ı mukaddemat: asıl konuya girmeden önce giriş cümlelerini söyleme (bk. ḳ-d-m)
bîtarafâne: tarafsız bir şekilde
bostan: bahçe
canib: taraf, yön
cezâlet-i beyaniye: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l; b-y-n)
dünyevî haşir: büyük haşre örnek olarak bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)
hadravât: yeşillikler
halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
hasım: düşman
haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hububat: taneli bitkiler, tahıl
huruc: çıkış
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
ibâd: kullar (bk. a-b-d)
icad: vücut verme, yaratma (bk. v-c-d)
ifa etmek: yerine getirmek
ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y)
inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)
ispat-ı haşir: haşrin ispatı (bk. ḥ-ş-r)
istilâ: kaplama, yayılma
kelimat: kelimeler (bk. k-l-m)
keyfiyet: özellik, nitelik
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
küffar: kâfirler, inanmayanlar (bk. k-f-r)
leziz: lezzetli
meâl: açıklama
muannid: inatçı
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
muhakeme: akıl yürütme (bk. ḥ-k-m)
muhteşem: ihtişamlı, görkemli
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
nebâtât: bitkiler
nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b)
noksaniyet: eksiklik
semâ: gök (bk. s-m-v)
serd etmek: sözü peş peşe sıralamak
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
tefriş: döşeme
tesbit etme: sağlam şekilde yerleştirme
tezyin: süsleme (bk. z-y-n)
zemin: yeryüzü

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – ÜÇÜNCÜ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.578

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/578


CUMARTESİ DERSLERİ

Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye'se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. - Sözler 25.2.2.10.
Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. – Sözler 25.2.2.10.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. – Sözler 25.2.2.10.

Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye'se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. - Sözler 25.2.2.10.
Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye'se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. - Sözler 25.2.2.10.
Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. – Sözler 25.2.2.10.

Kur’an Mucizeleri ve İlahî Rahmetin Hâtimeleri

Verilen metin, Yirmi Beşinci Söz başlıklı eserden, Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi‘nin İkinci Şule ve İkinci Nur kısımlarında yer alan Onuncu Nükte-i Belâğat’ı açıklamaktadır.

Bu bölümde, Kur’an ayetlerinin isyankâr insan eylemlerini sert bir tehditle ele alırken, bu tehdidin umutsuzluğa yol açmaması için rahmetine işaret eden esmâ ile sonlandırılarak teselli verdiğini belirtir.

Özellikle İsrâ Sûresi, 17:42-44 ayetleri üzerinden, evrendeki her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini ve O’nun birliğini onayladığını vurgulayarak, insanın küfür ve şirkinin çirkinliğini izah eder.

Ayetlerin sonunda yer alan “innâhu kâne halîmen gafûrâ” (Şüphesiz ki O halîmdir, gafûrdur) ifadesinin hikmetini açıklayarak, Allah’ın cezalandırmakta acele etmeyişinin ve bağışlayıcılığının bir kapı bıraktığını ifade ederken, ayetlerin bu gibi belâgatli sonlarının Kur’an’ın mucizevi yönlerini gösterdiğini öne sürer.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

ONUNCU NÜKTE-İ BELÂĞAT: 

Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder.

Meselâ,

قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُۤ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لاَبْتَغَوْا اِلٰى ذِى الْعَرْشِ سَبِيلاً     سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا     تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّوَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلٰكِنْ لاَتَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا     1

İşte şu âyet der ki: De: Eğer dediğiniz gibi mülkünde şeriki olsaydı, elbette Arş-ı Rububiyetine el uzatıp, müdahale eseri görünecek bir derecede bir intizamsızlık olacaktı. Halbuki, yedi tabaka semâvâttan tut tâ hurdebinî zîhayatlara kadar herbir mahlûk, küllî olsun, cüz’î olsun, küçük olsun, büyük olsun, mazhar olduğu bütün isimlerin cilve ve nakışları dilleriyle, o Esmâ-i Hüsnânın Müsemmâ-i Zülcelâlini tesbih edip şerik ve nazirden tenzih ediyorlar.

Evet, nasıl ki semâ güneşler, yıldızlar denilen nurefşan kelimâtıyla, hikmet ve intizamıyla Onu takdis ediyor, vahdetine şehadet ediyor; ve cevv-i hava dahi bulutların sesiyle, berk ve raad ve katrelerin kelimâtıyla Onu tesbih ve takdis ve vahdâniyetine şehadet eder. Öyle de, zemin, hayvânat ve nebâtat ve mevcudat denilen hayattar kelimâtıyla Hâlık-ı Zülcelâlini tesbih ve tevhid etmekle beraber; herbir ağacı, yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimâtıyla yine tesbih edip birliğine şehadet eder. Öyle de, en küçük mahlûk, en cüz’î bir masnu, küçüklüğü ve cüz’iyetiyle beraber, taşıdığı nakışlar ve keyfiyetler işaretiyle pek çok esmâ-i külliyeyi göstermekle Müsemmâ-yı Zülcelâli tesbih edip vahdâniyetine şehadet eder.

İşte, bütün kâinat birden, bir lisanla, müttefikan Hâlık-ı Zülcelâlini tesbih edip


Dipnot-1

“De ki: Eğer onların dedikleri gibi, Allah ile beraber başka ilâhlar da bulunsaydı, Arşın sahibi olan Allah’a üstün gelmek için elbette bir yol ararlardı. • Allah, onların söyledikleri şeylerden pek münezzehtir ve pek büyük bir yücelikle yücedir. • Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin; lâkin siz onların tesbihini anlamazsınız. Şüphesiz ki O halîmdir, ceza vermekte acele etmez; gafûrdur, günahları çokça bağışlar.” İsrâ Sûresi, 17:42-44.


amel: iş, davranış
Arş-ı Rububiyet: Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; r-b-b)
berk: şimşek
cevv-i hava: gökyüzü, hava boşluğu
cilve: yansıma (bk. c-l-y)
cüz’î: fert (bk. c-z-e)
cüz’iyet: fert oluşu (bk. c-z-e)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
esmâ-i külliye: bütün varlık âleminde yansımaları görünen Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; k-l-l)
Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
hâtime: son
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hurdebîni: gözle görülemeyecek kadar küçük, mikroskobik
intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
intizamsızlık: düzensizlik (bk. n-ẓ-m)
isyankârane: isyan ederek
kâh: bazen
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
katre: damla
kelimât: kelimeler (bk. k-l-m)
keyfiyet: durum, nitelik
küllî: tür (bk. k-l-l)
lisan: dil
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
masnu: san’at eseri varlık (bk. ṣ-n-a)
mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)
mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
mülk: sahip olunan şey, hükmedilen yer (bk. m-l-k)
Müsemmâ-i Zülcelâl: güzel isimlerin sahibi ve sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Allah (bk. s-m-v; ẕü; c-l-l)
müttefikan: ittifakla, birleşerek
nakış: süsleme, işleme (bk. n-ḳ-ş)
nazir: benzer, eş (bk. n-ẓ-r)
nebâtat: bitkiler
nurefşan: nur saçan (bk. n-v-r)
nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)
raad: gök gürültüsü
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
semâ: gök (bk. s-m-v)
semâvat: gökler (bk. s-m-v)
şedit: şiddetli
şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
şerik: ortak
şiddet-i tehdit: tehdidin şiddeti
takdis: Allah’ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etme (bk. ḳ-d-s)
tenzih: pâk ve yüce tutma
tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d)
vahdâniyet: Allah’ın birliği ve ortağının olmayışı (bk. v-ḥ-d)
vahdet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
ye’s: ümitsizlik
zecretme: şiddetle sakındırma
zemin: yeryüzü
zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)
zikretmek: anmak, belirtmek

vahdâniyetine şehadet ederek kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife-i ubûdiyeti kemâl-i itaatle yerine getirdikleri halde, şu kâinatın hülâsası ve neticesi ve nazdar bir halifesi ve nazenin bir meyvesi olan insan, bütün bunların aksine, zıddına olarak ettikleri küfür ve şirkin ne kadar çirkin düşüp ne derece cezaya şayeste olduğunu ifade edip bütün bütün ye’se düşürmemek için, hem şunun gibi nihayetsiz bir cinayete, hadsiz çirkin bir isyana Kahhâr-ı Zülcelâl nasıl meydan verip kâinatı başlarına harap etmediğinin hikmetini göstermek için

 اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا 

der. O hâtime ile hikmet-i imhâli gösterip bir rica kapısı açık bırakır.

İşte, şu on işârât-ı i’câziyeden anla ki, âyetlerin hâtimelerindeki fezlekelerde, çok reşahât-ı hidayetiyle beraber çok lemeât-ı i’câziye vardır ki, bülegaların en büyük dâhileri, şu bedî üslûplara karşı kemâl-i hayret ve istihsanlarından parmağını ısırmış, dudağını dişlemiş, “Mâ hâzâ kelâmu beşer” demiş;

اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى 

ya hakkalyakîn olarak iman etmişler. Demek, bazı âyette, bütün mezkûr işaratla beraber, bahsimize girmeyen çok mezâyâ-yı âhari de tazammun eder ki, o mezâyânın icmâında öyle bir nakş-ı i’caz görünür ki, kör dahi görebilir.


Dipnot-1

Şüphesiz ki O halîmdir, ceza vermekte acele etmez; gafûrdur, günahları çokça bağışlar.” İsrâ Sûresi, 17:44.

Dipnot-2

“O (Kur’ân ve peygamberin sözleri) ancak bir vahiydir ki vahyolunur (kendisine vahiy suretinde bildirilir.) Necm Sûresi, 53:4.


bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a)
bülega: belâğatçiler, edebiyatçılar (bk. b-l-ğ)
cihet: yön
dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi
fezleke: özet, netice
hadsiz: sınırsız
hakkalyakîn: bizzat yaşanarak elde edilen kesinlik (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan (bk. ḫ-l-f)
hâtime: sonuç
hikmet: sebep, gaye (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i imhal: zaman tanımanın sebebi (bk. ḥ-k-m)
hülâsa: özet
hüsn-ü cemâl: güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l)
icmâ: toplam (bk. c-m-a)
işarat: işaretler
işârât-ı i’câziye: mu’cizelik işaretleri (bk. a-c-z)
kabil-i kıyas: kıyası mümkün
Kahhâr-ı Zülcelâl: zorlayıcı güç ve mutlak üstünlük sahibi olan, haşmet ve yüceliği sonsuz Allah (bk. ḳ-h-r; ẕü; c-l-l)
kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m)
kemâl-i hayret ve istihsan: tam bir hayret ve beğenmişlik (bk. k-m-l; ḥ-s-n)
kemâl-i itaat: tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme (bk. k-m-l)
küfür: inkar, inançsızlık (bk. k-f-r)
lemeât-i i’câziye: mu’cizelik parıltıları (bk. a-c-z)
mâ hâzâ kelâmu beşer: “bu insan sözü olamaz” (bk. k-l-m)
menba: kaynak
mezâyâ: meziyetler, üstün özellikler
mezâyâ-yı âhar: diğer meziyetler (bk. e-ḫ-r)
mezkûr: sözü geçen, bahsedilen
muvazzaf: vazifeli, görevli
nakş-ı i’caz: mu’cizelik nakışı (bk. n-ḳ-ş; a-c-z)
nazdar: nazlı
nazenin: ince, nazik
nihayetsiz: sonsuz
reşahât-i hidayet: hidayet sızıntıları, doğru ve hak yolu gösterici izler (bk. h-d-y)
rica: ümit
şayeste: lâyık
şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
şirk: Allah’a ortak koşma
şule: parıltı
tabaka: derece
tazammun: içine alma
ulviyet: yücelik
üslûp: ifade tarzı
vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
vazife-i ubûdiyet: kulluk vazifesi (bk. a-b-d)
ye’s: ümitsizlik

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – ONUNCU NÜKTE-İ BELÂĞAT, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.576

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/576


CUMARTESİ DERSLERİ

Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür. Mücâdele Sûresi, 581. - Sözler 25.2.2.9.
Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür. Mücâdele Sûresi, 581. – Sözler 25.2.2.9.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

“Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür.” Mücâdele Sûresi, 58:1. – Sözler 25.2.2.9.

Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür. Mücâdele Sûresi, 581. - Sözler 25.2.2.9.
Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür. Mücâdele Sûresi, 581. - Sözler 25.2.2.9.
Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür. Mücâdele Sûresi, 581. – Sözler 25.2.2.9.

Bu kaynak metin, Kur’an-ı Kerim’in cüz’î (özel) olaylar veya durumlar üzerinden küllî (evrensel) hakikatleri nasıl ispat ettiğini inceleyen retorik bir tahlil sunmaktadır.

Metin, Kur’an’ın herhangi bir küçük olayı veya maksadı zikrettikten sonra, bu hadiseyi Esmâ-i Hüsnâ’nın (Allah’ın güzel isimlerinin) bir tecellisi olarak ele alıp kaide-i külliye (evrensel bir kural) haline getirme metodunu detaylandırır.

Buna örnek olarak, kocası hakkında şikâyette bulunan bir kadının hadisesinin, Allah’ın Semî (hakkıyla işiten) ve Basîr (hakkıyla gören) olduğu gerçeğini kesin olarak kanıtladığı belirtilir.

Ayrıca, Hz. Muhammed’in (A.S.M.) Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya olan cüzi seyahati (Mi’rac) ile meleklerin kanatlı yaratılışı, O’nun Kadir-i Mutlak (her şeye gücü yeten) sıfatının cihanşümul azametini gösterir.

Sonuç olarak metin, küçük hadiselerin dahi Rabb’in kâinatı idare eden azim ve geniş kudretine işaret eden anahtarlar olduğunu savunur.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

DOKUZUNCU NÜKTE-İ BELÂĞAT: 

Kur’ân-ı Hakîm, kâh olur, cüz’î bazı maksatları zikreder; sonra, o cüz’iyat vasıtasıyla küllî makàsıda zihinleri sevk etmek için, o cüz’î maksadı bir kaide-i külliye hükmünde olan Esmâ-i Hüsnâ ile takrir ederek tesbit eder, tahkik edip ispat eder. Meselâ,

قَدْ سَمِعَ اللهُ قَوْلَ الَّتِى تُجَادِلُكَ فِى زَوْجِهَا وَتَشْتَكِۤى اِلَى اللهِ وَاللهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا اِنَّ اللهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ     2


Dipnot-2

“Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür.” Mücâdele Sûresi, 58:1.


adem: yokluk, hiçlik
cüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e)
cüz’iyat: küçük ve ferdî şeyler (bk. c-z-e)
emr-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın emri (bk. r-b-b)
esir: kâinatı kapladığına inanılan madde
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
ferman: buyruk
hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)
ima: işaret
infisal: azledilme, memurluktan çıkarılma
istinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mana ve hüküm çıkarma
izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)
kâh: bazen
kaide-i külliye: genel kural (bk. k-l-l)
kelâm: söz (bk. k-l-m)
kıyas: karşılaştırma
Kur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l)
lâfız: söz, kelime
makàsıd: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d)
maksat: kastedilen şey (bk. ḳ-ṣ-d)
memur-u musahhar: emre itaat eden memur
metâ: kıymetli şey
muamelât: işler
muamele: davranış, iş
muvazzaf: görevli
münavebeten: nöbetleşerek
nazir: benzer (bk. n-ẓ-r)
neşretmek: yaymak
nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)
pırlanta-misal: pırlanta gibi
sebeb-i azil: memurluktan çıkarılma sebebi
semâ: gök (bk. s-m-v)
tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
tahkir: hakaret, aşağılama
takrir etmek: bildirmek
tekvir: sarmak, toplamak
temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
zemin: yeryüzü
ziya: ışık
zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)

İşte, Kur’ân der: Cenâb-ı Hak Semî-i Mutlaktır; herşeyi işitir. Hattâ, en cüz’î bir macera olan ve zevcinden teşekkî eden bir zevcenin sana karşı mücadelesini Hak ismiyle işitir. Hem rahmetin en lâtif cilvesine mazhar ve şefkatin en fedakâr bir hakikatine maden olan bir kadının haklı olarak zevcinden dâvâsını ve Cenâb-ı Hakka şekvâsını, umur-u azîme suretinde, Rahîm ismiyle, ehemmiyetle işitir ve Hak ismiyle, ciddiyetle bakar.

İşte, bu cüz’î maksadı küllîleştirmek için, mahlûkatın en cüz’î bir hadisesini işiten, gören, kâinatın daire-i imkânîsinden hariç bir Zât, elbette herşeyi işitir, herşeyi görür bir zat olmak lâzım gelir. Ve kâinata Rab olan, kâinat içinde mazlum, küçük mahlûkların dertlerini görmek, feryatlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmeyen, feryatlarını işitmeyen, Rab olamaz. Öyle ise, اِنَّ اللهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ cümlesiyle iki hakikat-i azîmeyi tesbit eder.

Hem meselâ,

سُبْحَانَ الَّذِۤى اَسْرٰى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ اْلاَقْصَا الَّذِى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ     1

İşte, Kur’ân, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın miracının mebdei olan, Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâya olan seyeranını zikrettikten sonra,

  اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ 

der. اِنَّهُ daki zamir, ya Cenâb-ı Hakkadır veyahut Peygamberedir.

Peygambere göre olsa, şöyle oluyor ki: “Bu seyahat-i cüz’îde bir seyr-i umumî,  


Dipnot-1

“Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haramdan alıp, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” İsrâ Sûresi, 17:1.


Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y)
cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
daire-i imkânî: birşeyin var veya yok olabilme ihtimallerini içine alan daire, kâinat (bk. m-k-n)
Hak: varlığı doğru ve gerçek olan, herşeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i azîme: çok büyük gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m)
hariç: dışında
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
küllîleştirmek: genelleştirmek, kapsayıcı hale getirmek (bk. k-l-l)
lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
maden: kaynak
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
maksat: kastedilen şey, gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
mazhar: görünüm ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)
mazlum: zulme uğrayan (bk. ẓ-l-m)
mebde’: başlangıç
Mescid-i Aksa: Kudüs’te Hz. Süleyman tarafından yaptırılan mukaddes mescid
Mescid-i Haram: Mekke’de içinde Kâbenin bulunduğu büyük mescid (bk. ḥ-r-m)
mirac: Peygamberimizin Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi Allah (bk. r-ḥ-m)
rahmet: şefkat, merhamet, acıma (bk. r-ḥ-m)
Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
Semî-i Mutlak: herşeyi kayıtsız şartsız işiten Allah (bk. ṭ-l-ḳ)
seyahat-ı cüz’î: küçük yolculuk (bk. c-z-e)
seyeran: seyahat, gezme
seyr-i umumî: umumi, geniş bir yolculuk
suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
şekvâ: şikâyet
tesbit etmek: sağlam şekilde yerleştirmek
teşekkî: şikâyet
umur-u azîme: çok büyük işler (bk. a-ẓ-m)
zamir: ismin yerini tutan kelime
zevc: eş, koca
zevce: eş, hanım
zikretmek: anmak, belirtmek

bir uruc-u küllî var ki, tâ Sidretü’l-Müntehâya, tâ Kab-ı Kavseyne kadar merâtib-i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tezahür eden âyât-ı Rabbâniyeyi ve acaib-i san’at-ı İlâhiyeyi işitmiş, görmüştür” der. O küçük, cüz’î seyahati, küllî ve mahşer-i acaip bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.

Eğer zamir Cenâb-ı Hakka râci olsa şöyle oluyor ki: Bir abdini bir seyahatte huzuruna davet edip bir vazife ile tavzif etmek için Mescid-i Haramdan mecma-ı enbiya olan Mescid-i Aksâya gönderip, enbiyalarla görüştürüp, bütün enbiyaların usul-ü dinlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Kab-ı Kavseyne kadar mülk ve melekûtunda gezdirdi. İşte, çendan o zat bir abddir; bir mirac-ı cüz’îde seyahat eder. Fakat bu abdde, bütün kâinata taalluk eden bir emanet beraberdir. Hem şu kâinatın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb-ı Hak kendi zâtını, “bütün eşyayı işitir ve görür” sıfatıyla tavsif eder—tâ o emanet, o nur, o anahtarın cihanşümul hikmetlerini göstersin.

Hem meselâ,

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰۤئِكَةِ رُسُلاً اُولۤىِ اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِى الْخَلْقِ مَا يَشَۤاءُ اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ     1

İşte, şu sûrede, “Semâvât ve arzın Fâtır-ı Zülcelâli, semâvât ve arzı öyle bir tarzda tezyin edip âsâr-ı kemâlini göstermekle, hadsiz seyircilerinden Fâtırına hadsiz medh ü senâlar ettiriyor. Ve öyle de hadsiz nimetlerle süslendirmiş ki, semâ ve zemin bütün nimetlerin ve nimet-dîdelerin lisanlarıyla o Fâtır-ı Rahmân’ına  


Dipnot-1

“Hamd o Allah’a mahsustur ki, gökleri ve yeri yoktan yaratmış, melekleri de ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılmıştır. O, yarattıkları için neyi dilerse onu arttırır. Muhakkak ki Allah herşeye hakkıyla kadirdir.” Fâtır Sûresi, 35:1.


abd: kul (bk. a-b-d)
acaib-i san’at-ı İlâhiye: Allah’ın hayrette bırakan san’at eserleri (bk. ṣ-n-a; e-l-h)
arz: yer
âsâr-ı kemâl: mükemmellik eserleri (bk. k-m-l)
âyât-ı Rabbaniye: Rabbânî âyetler; Allah’ı gösteren ve tanıtan deliller (bk. r-b-b)
cihanşümul: dünya çapında, evrensel
cüz’î: ferdî (bk. c-z-e)
çendan: gerçi
enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
Fâtır: herşeyi üstün san’atıyla yoktan yaratan Allah (bk. f-ṭ-r)
Fâtır-ı Rahmân: rahmet ve şefkati sınırsız olan ve herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; r-ḥ-m)
Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi harika, üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)
hadsiz: sayısız
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
Kab-ı Kavseyn: Cenab-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miracda bu makamda bizzat Cenab-ı Hak ile görüşmüştür (bk. ḳ-v-b)
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
küllî: kapsamlı, geniş (bk. k-l-l)
mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r)
mecma-ı enbiya: peygamberlerin toplandığı yer (bk. c-m-a; n-b-e)
medh ü senâ: övme ve yüceltme
melekût: melekler ve ruhlar âlemi (bk. m-l-k)
merâtib-i külliye-i esmâiye: Allah’ın isimlerinin büyük ve geniş mertebeleri (bk. k-l-l; s-m-v)
Mescid-i Aksâ: Kudüs’te Hz. Süleyman tarafından yaptırılan mukaddes mescid
Mescid-i Haram: Mekke’de içinde Kâbenin bulunduğu büyük mescid (bk. ḥ-r-m)
mirac-ı cüz’î: küçük bir yükseliş (bk. a-r-c; c-z-e)
mülk: hükmedilen yer, sahip olunan şey (bk. m-l-k)
nimet-dîde: nimete kavuşan (bk. n-a-m)
râci: ait
saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
semâ: gök (bk. s-m-v)
semâvat: gökler (bk. s-m-v)
Sidretü’l-Müntehâ: yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve Cebrail’in (a.s.m) çıkabildiği en son makam
taalluk etmek: ilgilendirmek
tavsif etmek: vasıflandırmak, özellikleriyle tanıtmak (bk. v-ṣ-f)
tavzif etmek: vazifelendirmek
tezahür: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r)
tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n)
uruc-u küllî: küllî, büyük yükseliş (bk. a-r-c; k-l-l)
usul-ü din: din prensipleri
vâris-i mutlak: mutlak mirasçı (bk. ṭ-l-ḳ)
zamir: ismin yerini tutan kelime
zemin: yeryüzü

nihayetsiz hamd ve sitayiş ederler” dedikten sonra, yerin şehirleri ve memleketleri içinde Fâtırın verdiği cihazat ve kanatlarıyla seyr ü seyahat eden insanlarla hayvânat ve tuyur gibi, semâvî saraylar olan yıldızlar ve ulvî memleketleri olan burçlarda gezmek ve tayeran etmek için, o memleketin sekeneleri olan meleklerine kanat veren Zât-ı Zülcelâl, elbette herşeye kadîr olmak lâzım gelir. Bir sineğe bir meyveden bir meyveye, bir serçeye bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühreden Müşteriye, Müşteriden Zuhale uçacak kanatları O veriyor.

Hem melâikeler, sekene-i zemin gibi cüz’iyete münhasır değiller. Bir mekân-ı muayyen onları kaydedemiyor. Bir vakitte dört veya daha ziyade yıldızlarda bulunduğuna işaret, 

مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ 

kelimeleriyle tafsil verir.

İşte, şu hadise-i cüz’iye olan “melâikeleri kanatlarla teçhiz etmek” tabiriyle, gayet küllî ve umumî bir azamet-i kudretin destgâhına işaret ederek

 اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ 

fezlekesiyle tahkik edip tesbit eder.


Dipnot-1

“İkişer, üçer, dörder.” Fâtır Sûresi, 35:1.

Dipnot-2

“Muhakkak ki Allah herşeye kàdirdir.” Fâtır Sûresi, 35:1.


amel: iş, davranış
azamet-i kudret: Allah’ın kudretinin büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; ḳ-d-r)
cihazat: cihazlar, organlar
cüz’iyet: bir kişilik ve ferdiyet (bk. c-z-e)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
Fâtır: herşeyi üstün san’atıyla yoktan yaratan Allah (bk. f-ṭ-r)
fezleke: özet, netice
hadise-i cüz’iye: küçük, ferdî hâdise (bk. ḥ-d-s̱; c-z-e)
hamd: övgü ve şükür (bk. ḥ-m-d)
hâtime: son
hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
isyankârane: isyan ederek
kadîr: herşeye gücü yeten (bk. ḳ-d-r)
kâh: bazen
küllî: büyük, kapsamlı
mekân-ı muayyen: belirli bir mekân (bk. m-k-n)
melâike: melekler (bk. m-l-k)
münhasır: sınırlı
Müşteri: Jüpiter gezegeni
nihayetsiz: sonsuz
nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)
rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n)
sekene-i zemin: yeryüzü sakinleri (bk. s-k-n)
semâvî: gökle ilgili (bk. s-m-v)
seyr ü seyahat: hareket etme ve gezme
sitayiş: övme, medih
şedit: şiddetli
şiddet-i tehdit: tehdidin şiddeti
tafsil: ayrıntı
tahkik etmek: araştırmak (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
tayeran etmek: uçmak
teçhiz etmek: donatmak
tesbit etmek: sağlam şekilde yerleştirmek
tuyur: kuşlar
ulvî: yüce, yüksek
umumî: genel
ye’s: ümitsizlik
Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve şanı yüce Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
zecretme: şiddetle sakındırma
zikretmek: anmak, belirtmek
ziyade: fazla
Zuhal: Satürn gezegeni
Zühre: Çoban Yıldızı

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – DOKUZUNCU NÜKTE-İ BELÂĞAT, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.573

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/573


CUMARTESİ DERSLERİ

Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş'e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. - Sözler 25.2.2.8.
Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. – Sözler 25.2.2.8.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. – Sözler 25.2.2.8.

Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş'e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. - Sözler 25.2.2.8.
Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş'e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. - Sözler 25.2.2.8.
Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. – Sözler 25.2.2.8.

Kur’an’ın Diriliş Argümanı

Bu metin, Yirmi Beşinci Söz ve ilgili kısımlardan alınmış olup, Kur’an-ı Kerim’in ahiret inancını (haşir) ispatlamak için kainattaki harika fiilleri nasıl örnek gösterdiğini açıklayan tefsirî bir çalışmadır.

Çalışma, Allah’ın kıyamette gerçekleştireceği büyük dönüşümleri kalbe kabul ettirmek için, dünyevi olaylardan somut kıyaslamalar (nezâir) sunduğunu ileri sürer.

İspat yöntemleri arasında, insanın bir damla sudan yaratılışının (neş’e-i ûlâ) ikinci yaratılışa kıyaslanması, ölü ağaçların dirilerek yeşillenmesi ve yeşil ağaçtan ateş çıkarılması gibi doğal döngüler öne sürülür.

Ayrıca, bütün bir kâinatı yöneten ve kün feyekûn emrine mutlak itaat edilen bir Kudret’in, insanın yeniden yaratılmasından aciz kalmayacağı mantığı işlenir.

Metin, büyük kozmik olayların yanı sıra (Güneş’in dürülmesi), baharda her canlının amellerinin tohumlarda neşredilmesi gibi mikro düzeydeki delillerle de haşrin imkanını destekler.

Sonuç olarak, metin her şeyin hüküm ve tasarrufunun elinde olan Zât’ın, insanları kabirden çıkarıp hesap için huzurunda toplayacağını kesin bir dille belirtir.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

SEKİZİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET:

Kur’ân, kâh oluyor ki, Cenâb-ı Hakkın âhiretteki harika ef’allerini kalbe kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için bir idadiye suretinde, dünyadaki acaib-i ef’âlini zikreder. Veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir. Meselâ,

 اَوَلَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَصِيمٌ مُبِينٌ 

tâ sûrenin âhirine kadar… İşte, şu bahiste, haşir meselesinde, Kur’ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz surette, muhtelif bir tarzda ispat ediyor.

Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir, der ki: Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir.


Dipnot-1

“Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize ap açık bir düşman kesiliverdi.” Yâsin Sûresi, 36:77.


âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l)
âhir: son (bk. e-ḫ-r)
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
alâka: kan pıhtısı, embriyo
Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m)
berrak: açık, duru
Cenâb-ı Hak: Hakkın, ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cesamet: büyüklük
cevv: hava, gök boşluğu
cihet: yön, taraf
dağvâri: dağ gibi
ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h)
ehven: kolay
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
evvelâ: ilk önce, birinci olarak
hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
idadiye: hazırlama
ihzariye: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r)
irade: dileme, tercih (bk. r-v-d)
istikbalî: geleceğe ait
Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
kâh: bazen
kanaat: razı olma, inanma
kast: amaç, hedef (bk. ḳ-ṣ-d)
keyfiyet: nitelik, durum
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r)
matla: doğuş yeri
mesafe-i mânevî: mânevî mesafe (bk. a-n-y)
meşhud: görünen (bk. ş-h-d)
meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l)
mudga: et parçası, bir çiğnem et
Mugîs: yardım dileyenler için yardıma yetişen Allah
muhtelif: çeşitli
Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y)
Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
Müdebbir: ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)
müheyyâ etmek: hazırlamak
Mürebbî: herşeyi terbiye eden, ihtiyaçlarını veren Allah (bk. r-b-b)
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r)
neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı
neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. e-ḫ-r)
neş’et: doğma, ilk yaratılış
nutfe: rahimde iki ayrı cins hücrenin birleşmiş hali, zigot
sâfi: duru, temiz (bk. ṣ-f-y)
sehab: bulut
seyyar: gezici
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
taife: topluluk, grup
tarz: şekil, biçim
tasdik: onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
telif etmek: uzlaştırmak, barıştırmak
teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak
uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)
zikretmek: anmak, hatırlatmak

Hem Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsânât-ı azîmeyi 

1 اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا 

kelimesiyle işaret edip der: Size böyle nimet eden bir Zât sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.

Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’âd ediyorsunuz.

Hem semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?

Der: Haşirde sizi ihyâ edecek Zât öyle bir zattır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir; emr-i

 كُنْ فَيَكُونُ 

‘a karşı kemâl-i inkıyadla serfuru eder. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı 

مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ 

deyip kudretine karşı tâcizle meydan okunmaz.

Sonra,

 فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ 

tabiriyle, herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitap sahifeleri gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir.

Madem böyledir. Bütün delâilin neticesi olarak

 وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ 

yani, kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip huzur-u kibriyâsında hesabınızı görecektir.


Dipnot-1

“Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.

Dipnot-2

“(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

Dipnot-3

“Çürümüş kemikleri kim diriltir?” Yâsin Sûresi, 36:78.

Dipnot-4

“Herşeyin hüküm ve tasarrufu elinde olan Zât, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.” Yâsin Sûresi, 36:83.

Dipnot-5

“Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.


abes: anlamsız, faydasız
âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
arz: yer
beyhude: boşuna
delâil: deliller, işaretler
ecza: parçalar (bk. c-z-e)
ehven: kolay
emirber nefer: emre hazır asker
halketmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hilkat şeceresi: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r)
icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
ihsânât-ı azîme: çok büyük iyilikler, ikramlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n; a-ẓ-m)
ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y)
istib’ad: akıldan uzak görme
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve her şeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
kemâl-i inkıyad: tam itaat, mükemmel ve kusursuz boyun eğme (bk. k-m-l)
kıyas: karşılaştırma
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
memât: ölümler (bk. m-v-t)
menzil: ev, mekân (bk. n-z-l)
remzen: işareten
semâvat: gökler (bk. s-m-v)
serfuru etmek: boyun eğmek
tabir: ifade (bk. a-b-r)
tâciz: âcizlikle ithem etme, “yapamazsın” deme

İşte, şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyyâ etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nezâirini dünyevî ef’âl ile de gösterdi.

Hem kâh oluyor ki, ef’âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsas etsin, tâ istib’âd ve inkâra meydan kalmasın. Meselâ

 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 

ilh., ve

 اِذَا السَّمَۤاءُ انْفَطَرَتْ 

ilh., ve

 اِذَا السَّمَۤاۤءُ انْشَقَّتْ 3

İşte, şu sûrelerde, kıyamet ve haşirdeki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazirelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabul eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune olarak göstereceğiz.

Meselâ

 اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ 

kelimesi ifade eder ki, haşirde herkesin bütün a’mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele, kendi kendine çok acaip olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünkü, her meyvedar ağacın, çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmişse ubûdiyetleri var. İşte, onun, bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp, başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a’mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’mâlini neşreder. İşte, gözümüzün önünde bu hakîmâne, hafîzâne, müdebbirâne, mürebbiyâne, lâtifâne şu işi yapan Odur ki, der:

 اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ


Dipnot-1

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.

Dipnot-2

“Gök yarıldığında.” İnfitar Sûresi, 82:1.

Dipnot-3

“Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1.

Dipnot-4

“Defterler açılıp neşredildiğinde.” Tekvir Sûresi, 81:10.


a’mâl: davranışlar, işleracaip: şaşırtıcı, hayret vericiamel: davranış, işdünyevî: dünyaya aitef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l)ef’âl-i uhreviye: âhirete ait işler (bk. f-a-l; e-ḫ-r)esmâ-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)fasih: güzel, düzgün ve açık konuşan (bk. f-ṣ-ḥ)güz: sonbaharhafîzâne: koruyup gözeterek, esirgeyerek ve saklayarak (bk. ḥ-f-ẓ)hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m)haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)haşr-i baharî: bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)ihsas: hissettirmeinkılâbât: büyük değişimlerinkılâbât-ı azîme: çok büyük değişimler (bk. a-ẓ-m)istib’âd: akıldan uzak görmekâh: bazenlâtifâne: hoş ve güzel bir şekilde (bk. l-ṭ-f)meâl-i icmâlî: kısaca açıklama (bk. c-m-l)müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek (bk. d-b-r)müheyyâ: hazırlanmışmürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek (bk. r-b-b)nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r)neşr-i suhuf: haşir zamanı, insanların hesaplarının görülmesi için amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesineşretmek: yaymaknezâir: benzerler, örnekler (bk. n-ẓ-r)sahife-i a’mâl: iş ve davranışların yazıldığı sahifelersuret: tarz, biçim (bk. ṣ-v-r)tarih-i hayat: hayatının tarihi (bk. ḥ-y-y)tasarrufât-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın fiil ve icraatları (bk. ṣ-r-f; r-b-b)tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ)ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)umum: bütünzâhir: açık (bk. ẓ-h-r)

Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz: İşte,

 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 

şu kelâm, tekvir lâfzıyla, yani “sarmak ve toplamak” mânâsıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi ima eder.

Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esir ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.

İkinci: Veya, ziya metâını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar, kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker; metâını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azil bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyayı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, “Haydi, yerde işin kalmadı,” der. “Cehenneme git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak” der,

 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 

fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.


Dipnot-1

“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.


adem: yokluk, hiçlikcüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e)cüz’iyat: küçük ve ferdî şeyler (bk. c-z-e)emr-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın emri (bk. r-b-b)esir: kâinatı kapladığına inanılan maddeEsmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)ferman: buyrukhazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)ima: işaretinfisal: azledilme, memurluktan çıkarılmaistinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mana ve hüküm çıkarmaizn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)kâh: bazenkaide-i külliye: genel kural (bk. k-l-l)kelâm: söz (bk. k-l-m)kıyas: karşılaştırmaKur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l)lâfız: söz, kelimemakàsıd: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d)maksat: kastedilen şey (bk. ḳ-ṣ-d)memur-u musahhar: emre itaat eden memurmetâ: kıymetli şeymuamelât: işlermuamele: davranış, işmuvazzaf: görevlimünavebeten: nöbetleşereknazir: benzer (bk. n-ẓ-r)neşretmek: yaymaknükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)pırlanta-misal: pırlanta gibisebeb-i azil: memurluktan çıkarılma sebebisemâ: gök (bk. s-m-v)tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)tahkir: hakaret, aşağılamatakrir etmek: bildirmektekvir: sarmak, toplamaktemsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)zemin: yeryüzüziya: ışıkzulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – SEKİZİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.570

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/570


CUMARTESİ DERSLERİ

Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. - Sözler 25.2.2.7.
Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. – Sözler 25.2.2.7.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. – Sözler 25.2.2.7.

Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. - Sözler 25.2.2.7.
Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. - Sözler 25.2.2.7.
Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. – Sözler 25.2.2.7.

Kur’ân Mucizelerinin Belâgat Sırları: Yirmi Beşinci Söz

Sağlanan metin, Yirmi Beşinci Söz‘ün Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi ve İkinci Şule bölümlerinden alıntılar içermektedir.

Bu kısım, Kur’an-ı Kerim‘in belagat sırlarından biri olan ve doğal sebeplerin sadece bir perde olduğunu açıklayan Yedinci Sırr-ı Belâgat üzerinde durmaktadır.

Yazar, yaratılış gayelerini ve sonuçlarını göstererek, cansız sebeplerin şuurlu bir Yaratıcı‘nın işlerini gerçekleştiremeyeceğini, dolayısıyla İlahi İsimlerin bu manevi mesafede tecelli ettiğini vurgular.

Özellikle Abese Sûresi ve Nur Sûresi’nden ayetler örnek verilerek, suyun gökten inmesi, tohumların yerden bitmesi ve bulutların oluşumu gibi olayların ardında Allah’ın kudretini, iradesini ve Hikmetini ispat eden delillerin bulunduğu açıklanmaktadır.

Metin, bu doğal süreçlerin, Rezzâk, Hakîm ve Kadîr gibi İlahi sıfatların tecellilerini gösterdiğini ileri sürmektedir.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

YEDİNCİ SIRR-I BELÂĞAT: 

Kâh oluyor ki, âyet, zâhirî sebebi icadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için, müsebbebin gayelerini, semerelerini gösteriyor—tâ anlaşılsın ki, sebep yalnız zâhirî bir perdedir. Çünkü gayet hakîmâne gayeleri ve mühim semereleri irade etmek, gayet alîm, hakîm birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise şuursuz, câmiddir.

Hem semere ve gayetini zikretmekle âyet gösteriyor ki, sebepler çendan nazar-ı zâhirîde ve vücutta müsebbebatla muttasıl ve bitişik görünür. Fakat hakikatte mabeynlerinde uzak bir mesafe var. Sebepten müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en ednâ bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte, sebep ve müsebbep ortasındaki uzun mesafede, esmâ-i İlâhiye birer yıldız gibi tulû eder. Matlaları, o mesafe-i mâneviyedir. Nasıl ki zâhir nazarda dağların daire-i ufkunda semânın etekleri muttasıl ve mukarin görünür. Halbuki, daire-i ufk-u cibalîden semânın eteğine kadar, umum yıldızların matlaları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesafe-i azîme bulunduğu gibi, esbab ile müsebbebat mabeyninde öyle bir mesafe-i mâneviye var ki, imanın dürbünüyle, Kur’ân’ın nuruyla görünür. Meselâ,

فَلْيَنْظُرِ اْلاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِهِ     اَنَّا صَبَبْنَا الْمَۤاءَ صَبًّا     ثُمَّ شَقَقْنَا اْلاَرْضَ شَقًّا     فَاَنْبَتْنَا فِيهَا حَبًّا     وَعِنَبًا وَقَضْبًا     وَزَيْتُونًا وَنَخْلاً     وَحَدَۤائِقَ غُلْبًا     وَفَاكِهَةً وَاَبًّا     مَتَاعًا لَكُمْ وَ ِلاَنْعَامِكُمْ     1

İşte şu âyet-i kerime, mu’cizât-ı kudret-i İlâhiyeyi bir tertib-i hikmetle zikrederek esbabı müsebbebâta raptedip, en âhirde

 مَتَاعًا لَكُمْ 

lâfzıyla bir gayeyi gösterir ki, o gaye, bütün o müteselsil esbab ve müsebbebat içinde o gayeyi gören ve takip eden gizli bir Mutasarrıf bulunduğunu ve o esbab Onun perdesi olduğunu ispat eder.

Evet,

 مَتَاعًا لَكُمْ وَِلاَنْعَامِكُمْ 

tabiriyle, bütün esbabı icad kabiliyetinden azleder.


Dipnot-1

“İnsan, yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler, sebzeler, zeytinlikler, hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik—size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.” Abese Sûresi, 80:24-32.


âhir: son (bk. e-ḫ-r)
alîm: sonsuz ilim sahibi (bk. a-l-m)
azletmek: ayırmak, uzaklaştırmak
câmid: cansız
çendan: gerçi
daire-i ufk-u cibalî: dağın ufuk dairesi, çizgisi
daire-i ufuk: ufuk dairesi, görüş alanı
ednâ: en basit, en aşağı
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
gayet: son
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakîm: herşeyi hikmetle yapan (bk. ḥ-k-m)
hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m)
icad: vücut verme, yaratma (bk. v-c-d)
irade etmek: dilemek, tercih etmek (bk. r-v-d)
kâh: bazen
lâfz: ifade, söz
mabeyn: ara
matla: doğuş yeri
mesafe-i azîme: büyük mesafe (bk. a-ẓ-m)
mesafe-i mâneviye: mânevî mesafe (bk. a-n-y)
mesken: yer, mekân
mu’cizât-ı kudret-i İlâhiye: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r; e-l-h)
mukarin: beraber, yakın olan
Mutasarrıf: sonsuz tasarruf sahibi ve yetkisi olan, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
muttasıl: yapışık, bitişik
müsebbeb: sebep olunan şey, sonuç (bk. s-b-b)
müsebbebat: sebeplerle meydana gelenler, sebeplerin sonuçları (bk. s-b-b)
müteselsil: zincirleme
nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
nazar-ı zahirî: dışa dönük bakış (bk. n-ẓ-r; ẓ-h-r)
raptetmek: bağlamak
sema: gök (bk. s-m-v)
semere: meyve, netice
sırr-ı belâğat: belâğat sırrı, esprisi (bk. b-l-ğ)
şuur: bilinç (bk. ş-a-r)
tertib-i hikmet: hikmetli düzenleme (bk. ḥ-k-m)
tulû etmek: doğmak
umum: bütün
vücut: varlık (bk. v-c-d)
zahirî: görünürde (bk. ẓ-h-r)
zikretmek: anmak, belirtmek

Mânen der: Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor; Birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîmin perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyanattan Rahîm, Rezzâk, Mün’im, Kerîm gibi çok esmânın matlaları görünüyor.

Hem meselâ,

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللهَ يُزْجِى سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلاَلِهِ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَۤاءِ مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَۤاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَۤاءُ يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِاْلاَبْصَارِ     يُقَلِّبُ اللهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اِنَّ فِى ذٰلِكَ لَعِبْرَةً ِلاُولِى اْلاَبْصَارِ     وَاللهُ خَلَقَ كُلَّ دَۤابَّةٍ مِنْ مَۤاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِى عَلٰى بَطْنِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِى عَلٰى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِى عَلٰۤى اَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللهُ مَا يَشَۤاءُ اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ     1

İşte, şu âyet, mu’cizât-ı rububiyetin en mühimlerinden ve hazine-i rahmetin en acip perdesi olan bulutların teşkilâtında, yağmur yağdırmaktaki tasarrufât-ı acîbeyi beyan ederken, güya bulutun eczaları cevv-i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahate giden neferat misillü, bir boru sesiyle toplandığı gibi, emr-i İlâhî


Dipnot-1

“Görmedin mi ki Allah bulutları dilediği yere sevk eder, sonra onları birleştirir ve üst üste yığar. Sonra da onun arasından yağmur tanelerinin süzüldüğünü görürsün. Gökteki dağ gibi bulutlardan, Allah, dolu taneleri indirir ki, onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu uzak tutar. Şimşeğin parıltısı ise neredeyse gözleri alıverir. Allah geceyi ve gündüzü birbirine çevirir. Şüphesiz ki bunda gören gözler için bir ibret vardır. Allah, hareket eden her canlıyı bir çeşit sudan yaratmıştır. Onlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini dilediği şekilde yaratır. Allah’ın kudreti muhakkak ki herşeye yeter.” Nur Sûresi, 24:43-45.


acip: hayret verici, şaşırtıcı
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
cevv-i hava: hava boşluğu
ecza: parçalar (bk. c-z-e)
emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
Hakîm-i Rahîm: sonsuz hikmet ve rahmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m)
hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)
hububat: taneli bitkiler, tahıl
Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (bk. k-r-m)
matla: doğuş yeri
misillü: gibi (bk. m-s̱-l)
mu’cizât-ı rububiyet: Rablık mu’cizeleri; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mu’cizeleri (bk. a-c-z; r-b-b)
Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m)
nebâtât: bitkiler
neferat: askerler, erler
Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m)
Rezzak: bütün canlıların rızıklarını veren Allah (bk. r-z-ḳ)
semâ: gök (bk. s-m-v)
şuur: bilinç (bk. ş-a-r)
tasarrufât-ı acîbe: hayret verici tasarruflar, işler (bk. ṣ-r-f)
teşkilât: meydana gelmeler, oluşmalar
zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)

ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra, küçük küçük taifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları telif edip, kıyamette seyyar dağlar cesamet ve şeklinde ve rutubet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan o sehab parçalarından, âb-ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irade, bir kast görünüyor. Hâcâta göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv berrak, sâfi, hiçbir şey yokken, bir mahşer-i acaip gibi, dağvâri parçalar kendi kendine toplanmıyor. Belki zîhayatı tanıyan Birisidir ki, gönderiyor.

İşte, şu mesafe-i mâneviyede Kadîr, Alîm, Mutasarrıf, Müdebbir, Mürebbî, Mugîs, Muhyî gibi esmâların matlaları görünüyor.


âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l)
âhir: son (bk. e-ḫ-r)
âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
alâka: kan pıhtısı, embriyo
Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m)
berrak: açık, duru
Cenâb-ı Hak: Hakkın, ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cesamet: büyüklük
cevv: hava, gök boşluğu
cihet: yön, taraf
dağvâri: dağ gibi
ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h)
ehven: kolay
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
evvelâ: ilk önce, birinci olarak
hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
idadiye: hazırlama
ihzariye: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r)
irade: dileme, tercih (bk. r-v-d)
istikbalî: geleceğe ait
Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
kâh: bazen
kanaat: razı olma, inanma
kast: amaç, hedef (bk. ḳ-ṣ-d)
keyfiyet: nitelik, durum
kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r)
matla: doğuş yeri
mesafe-i mânevî: mânevî mesafe (bk. a-n-y)
meşhud: görünen (bk. ş-h-d)
meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l)
mudga: et parçası, bir çiğnem et
Mugîs: yardım dileyenler için yardıma yetişen Allah
muhtelif: çeşitli
Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y)
Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
Müdebbir: ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)
müheyyâ etmek: hazırlamak
Mürebbî: herşeyi terbiye eden, ihtiyaçlarını veren Allah (bk. r-b-b)
nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r)
neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı
neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. e-ḫ-r)
neş’et: doğma, ilk yaratılış
nutfe: rahimde iki ayrı cins hücrenin birleşmiş hali, zigot
sâfi: duru, temiz (bk. ṣ-f-y)
sehab: bulut
seyyar: gezici
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
taife: topluluk, grup
tarz: şekil, biçim
tasdik: onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
telif etmek: uzlaştırmak, barıştırmak
teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak
uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)
zikretmek: anmak, hatırlatmak

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – YEDİNCİ SIRR-I BELÂĞAT, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.567

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/568


CUMARTESİ DERSLERİ

İstidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez. - Sözler 25.2.2.6.
İstidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez. – Sözler 25.2.2.6.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

İstidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez. – Sözler 25.2.2.6.

İstidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez. - Sözler 25.2.2.6.

Kur’an Belâgatı ve İlâhî Nimetler

Metin, Said Nursi’ye atfedilen Yirmi Beşinci Söz, yani “Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi” adlı eserden alınan ve Kur’an-ı Kerim’in mucizevi belagatini inceleyen bir kısımdır.

Özellikle Yirmi Beşinci Söz, yani “Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi”nin bir bölümü olan bu metin, Kur’an ayetlerinin edebi ve teolojik derinliğini, özellikle de Allah’ın birliğini (tevhid) ve nimetlerinin genişliğini nasıl ifade ettiğini açıklamaktadır.

Metin, Bakara Suresi’ndeki Ayetü’l-Kürsî (2:255) gibi ayetlerin, rububiyetin geniş hükümlerini nasıl serdiğini ve ardından keskin bir vahdet bağıyla nasıl birleştirdiğini gösterir.

Ayrıca, İbrahim Suresi’nden (14:32-34) ayetler kullanarak, göklerin, yerin, suyun, gemilerin, nehirlerin, Güneş’in ve Ay’ın insanın hizmetine verilmesinin (teshir) Allah’ın sayısız nimetlerini nasıl gözler önüne serdiğini detaylıca izah eder.

Genel olarak kaynak, Kur’an’ın üslubundaki azameti ve bu üslupla aktarılan ilahi hakikatleri analiz etmektedir.

NotebookLM

İstidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez. - Sözler 25.2.2.6.
İstidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez. – Sözler 25.2.2.6.

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

NotebookLM

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

ALTINCI NÜKTE-İ BELÂĞAT: 

Kâh oluyor ki, âyet, geniş bir kesrete ahkâm-ı rububiyeti serer, sonra birlik ciheti hükmünde bir rabıta-i vahdetle birleştirir, veyahut bir kaide-i külliye içinde yerleştirir. Meselâ,

وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ وَلاَ يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظِيمُ     2

İşte, Âyetü’l-Kürsîde on cümle ile on tabaka-i tevhidi ayrı ayrı renklerde ispat etmekle beraber

 مَنْ ذَا الَّذِى يَشْفَعُ عِنْدَهُۤ اِلاَّ بِاِذْنِهِ 

cümlesiyle, gayet keskin bir şiddetle şirki ve gayrın müdahalesini keser, atar. Hem şu âyet İsm-i Âzamın mazharı olduğundan, hakaik-ı İlâhiyeye ait mânâları âzamî derecededir ki, âzamiyet derecesinde bir tasarruf-u rububiyeti gösteriyor. Hem umum semâvât ve arza birden müteveccih tedbir-i ulûhiyeti en âzamî bir derecede, umuma şamil bir hafîziyeti zikrettikten sonra, bir rabıta-i vahdet ve birlik ciheti, o âzamî tecelliyatlarının menbalarını

 وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظِيمُ 

ile hülâsa eder.


Dipnot-2

“Onun hâkimiyet ve saltanatı gökleri ve yeri kuşatmıştır. Gökleri ve yeri tasarrufu altında tutmak Onun kudretine ağır gelmez. Herşeyden yüce ve herşeyden büyük olan da ancak Odur.” Bakara Sûresi, 2:255.

Dipnot-3

“Onun katında, Onun izni olmaksızın kim şefaat edebilir?” Bakara Sûresi, 2:255.


ahkâm-ı rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan mâlikiyeti ve rububiyetinin hükümleri (bk. ḥ-k-m; r-b-b)
arz: yer, dünya
Âyetü’l-Kürsî: Allah’ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Sûresinin 255. âyeti
âzamî: en büyük (bk. a-ẓ-m)
âzamiyet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)
cihet: yön, taraf
gayr: başkası
hafiziyet: koruyuculuk (bk. ḥ-f-ẓ)
hakaik-ı İlâhiye: Allah’ın zât ve sıfatlarına ait gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h)
hâtime: son
hülâsa etmek: özetlemek
ibret: düşündürücü ders
İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
kâh: bazen
kaide-i külliye: genel kural (bk. k-l-l)
kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r)
menba: kaynak
müdahale: karışma
müteveccih: yönelmiş
nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)
rabıta-i vahdet: birlik bağı (bk. v-ḥ-d)
semâvat: gökler (bk. s-m-v)
şamil: içine alan, kapsayıcı
tabaka-i tevhid: tevhid derecesi (bk. v-ḥ-d)
tasarruf-u rububiyet: rububiyetin tasarruf ve idaresi (bk. ṣ-r-f; r-b-b)
tecelliyat: tecellîler, yansımalar (bk. c-l-y)
tedbir-i ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığıyla bütün varlık âlemini tedbiri, idaresi (bk. d-b-r; e-l-h)
tefekkür: düşünme (bk. f-k-r)
umum: bütün, genel
zikretmek: anmak, belirtmek

Hem meselâ,

اَللهُ الَّذِى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَۤاءِ مَۤاءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِي فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اْلاَنْهَارَ     وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَۤائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ     وَاٰتٰيكُمْ مِنْكُلِّ مَاسَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللهِ لاَ تُحْصُوهَا 1

İşte şu âyetler, evvelâ Cenâb-ı Hakkın insana karşı şu koca kâinatı nasıl bir saray hükmünde halk edip, semâdan zemine âb-ı hayatı gönderip, insanlara rızkı yetiştirmek için zemini ve semâyı iki hizmetkâr ettiği gibi, zeminin sair aktârında bulunan herbir nevi meyvelerinden herbir adama istifade imkânı vermek, hem insanlara semere-i sa’ylerini mübadele edip her nevi medar-ı maişetini temin etmek için gemiyi insana musahhar etmiştir. Yani, denize, rüzgâra, ağaca öyle bir vaziyet vermiş ki, rüzgâr bir kamçı, gemi bir at, deniz onun ayağı altında bir çöl gibi durur. İnsanları gemi vasıtasıyla bütün zemine münasebettar etmekle beraber, ırmakları, büyük nehirleri insanın fıtrî birer vesait-i nakliyesi hükmünde teshir, hem güneşle ayı seyrettirip mevsimleri ve mevsimlerde değişen Mün’im-i Hakikînin renk renk nimetlerini insanlara takdim etmek için iki musahhar hizmetkâr ve o büyük dolabı çevirmek için iki dümenci hükmünde halk etmiş. Hem gece ve gündüzü insana musahhar, yani hâb-ı rahatına geceyi örtü, gündüzü maişetlerine ticaretgâh hükmünde teshir etmiştir. İşte bu niam-ı İlâhiyeyi tâdât ettikten sonra, insana verilen nimetlerin ne kadar geniş bir dairesi olduğunu gösterip, o dairede de ne derece hadsiz nimetler dolu olduğunu, şu

وَاٰتيٰكُمْ مِنْ كُلِّ مَاسَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللهِ لاَ تُحْصُوهَا

fezleke ile gösterir. Yani, istidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez.


Dipnot-1

“O Allah ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten de bir su indirdi ki, onunla sizin için rızık olarak meyvelerden bitirdi. Onun emriyle denizde seyretsinler diye gemileri sizin hizmetinize verdi. Nehirleri de yine sizin hizmetinize verdi. Birbiri ardınca dönüp duran güneşi ve ayı da sizin hizmetinize verdi. Geceyi ve gündüzü de sizin hizmetinize verdi. O, sözünüz ve halinizle istediğiniz herşeyden size verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, saymakla bitiremezsiniz.” İbrahim Sûresi, 14:32-34.


âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
aktâr: bölgeler
arz: yer, dünya
azletmek: ayırmak, uzaklaştırmak
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
fezleke: özet, netice
fıtrî: doğal (bk. f-ṭ-r)
hâb-ı rahat: rahat uykusu
hadsiz: sayısız
halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
icad: vücut verme, yaratma (bk. v-c-d)
ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen doğal ihtiyaç (bk. ḥ-v-c; f-ṭ-r)
istidat: kabiliyet (bk. a-d-d)
istifade: faydalanma
kâh: bazen
kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
kamer: ay
lisan: dil
maişet: geçim (bk. a-y-ş)
medar-ı maişet: geçim kaynağı (bk. a-y-ş)
musahhar etmek: hizmetine vermek
mübadele: değiştirmek
Mün’im-i Hakiki: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m; ḥ-ḳ-ḳ)
münasebettar: ilişkili (bk. n-s-b)
müsebbeb: sebep olunan şey, sonuç (bk. s-b-b)
müteveccih: yönelik
nevi: tür, çeşit
niam-ı İlâhiye: Allah’ın nimetleri (bk. n-a-m; e-l-h)
nimet-i İlâhiye: Allah’ın verdiği nimet (bk. n-a-m; e-l-h)
sair: diğer
semâ: gök (bk. s-m-v)
semâvat: gökler (bk. s-m-v)
semere: meyve, netice
semere-i sa’y: çalışmanın meyvesi, neticesi
sırr-ı belâğat: belâğat sırrı, esprisi (bk. b-l-ğ)
sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m)
şems: güneş
tâdât etmek: saymak
takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m)
teshir: boyun eğdirme
ticaretgâh: ticaret yeri
vesait-i nakliye: taşıma araçları
zâhir: görünen (bk. ẓ-h-r)
zemin: yeryüzü

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – ALTINCI NÜKTE-İ BELÂĞAT, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.566

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/566


CUMARTESİ DERSLERİ

"And olsun ki Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra onu sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik. Sonra o su damlasını rahme asılı pıhtılaşmış bir kan olarak yarattık. O pıhtılaşmış kanı bir parça et olarak yarattık. O et parçasını kemikler olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bam başka bir yaratışla inşa ettik. Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah'ın şânı ne yücedir!" Mü'minûn Sûresi, 23:12-14. - Sözler 25.2.2.4.
“And olsun ki Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra onu sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik. Sonra o su damlasını rahme asılı pıhtılaşmış bir kan olarak yarattık. O pıhtılaşmış kanı bir parça et olarak yarattık. O et parçasını kemikler olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bam başka bir yaratışla inşa ettik. Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir!” Mü’minûn Sûresi, 23:12-14. – Sözler 25.2.2.4.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

“Hazret-i Âdem’in hilâfet meselesinde melâikelere rüçhaniyetine medar, ilmi olduğu” olan bir hadise-i cüz’iyeyi zikreder. Sonra, o hadisede, melâikelerin Hazret-i Âdem’e karşı ilim noktasında hadise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hadiseyi, iki ism-i küllî ile icmal ediyor -yani اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ Yani, “Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem’i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun.” – Sözler 25.2.2.5.

"Hazret-i Âdem'in hilâfet meselesinde melâikelere rüçhaniyetine medar, ilmi olduğu" olan bir hadise-i cüz'iyeyi zikreder. Sonra, o hadisede, melâikelerin Hazret-i Âdem'e karşı ilim noktasında hadise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hadiseyi, iki ism-i küllî ile icmal ediyor -yani اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ Yani, "Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem'i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun." - Sözler 25.2.2.5.

Cumartesi Derslerinde bu hafta:

“Hazret-i Âdem’in hilâfet meselesinde melâikelere rüçhaniyetine medar, ilmi olduğu” olan bir hadise-i cüz’iyeyi zikreder. Sonra, o hadisede, melâikelerin Hazret-i Âdem’e karşı ilim noktasında hadise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hadiseyi, iki ism-i küllî ile icmal ediyor -yani اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ Yani, “Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem’i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun.”

konusu işlenmektedir.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı Sözler Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – BEŞİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET.

"Hazret-i Âdem'in hilâfet meselesinde melâikelere rüçhaniyetine medar, ilmi olduğu" olan bir hadise-i cüz'iyeyi zikreder. Sonra, o hadisede, melâikelerin Hazret-i Âdem'e karşı ilim noktasında hadise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hadiseyi, iki ism-i küllî ile icmal ediyor -yani اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ Yani, "Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem'i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun." - Sözler 25.2.2.5.

SHORTS

Bu parçalar, Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı içinde yer alan Yirmi Beşinci Söz‘den, özellikle de Kur’an’ın Cezalet Meziyeti hakkındaki bölümden alınmıştır.

Metin, Kur’an-ı Kerim’in beşinci cezalet meziyetini açıklamakta olup, Kur’an’ın geçici ve somut olayları nasıl kalıcı ve külli isimlerle özetleyip bağladığını incelemektedir.

İlk örnek olarak, Hz. Adem’in meleklere üstünlüğünü gösteren bir ayet tahlil edilirken, bunun Alîm ve Hakîm isimleriyle ilişkilendirildiği belirtilir.

İkinci örnek ise, hayvanlardan elde edilen süt ve bal gibi nimetlerin zikredilmesinin ardından, ayetlerin insanları tefekküre ve ibrete teşvik eden bir ifadeyle sonlandığını göstermektedir.

Bu analizler, Kur’an’ın lafızlarının ardındaki derin manaları ve üstün edebi yapısını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

NotebookLM

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

İkinci Şule

İkinci Şulenin Üç Nuru var.

İKİNCİ NURU

BEŞİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET:

Kur’ân, bazan tagayyüre maruz ve muhtelif keyfiyâta medar maddî cüz’iyatı zikreder. Onları hakaik-ı sabite suretine çevirmek için sabit, nuranî, küllî esmâ ile icmal eder, bağlar. Veyahut tefekküre ve ibrete teşvik eder bir fezleke ile hâtime verir.

Birinci mânânın misallerinden, meselâ

وَعَلَّمَ اٰدَمَ اْلاَسْمَۤاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰۤئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُنِى بِاَسْمَۤاءِ هٰۤؤُلاَءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ     قَالُوا سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَۤا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ     1

İşte, şu âyet, evvelâ “Hazret-i Âdem’in hilâfet meselesinde melâikelere rüçhaniyetine medar, ilmi olduğu” olan bir hadise-i cüz’iyeyi zikreder. Sonra, o hadisede, melâikelerin Hazret-i Âdem’e karşı ilim noktasında hadise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hadiseyi, iki ism-i küllî ile icmal ediyor – yani

 اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 

Yani, “Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem’i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun.”

İkinci mânânın misallerinden, meselâ,

وَاِنَّ لَكُمْ فِى اْلاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِى بُطُونِهِ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا

خَالِصًا سَۤائِغًا لِلشَّارِبِينَ     

HAŞİYE-1

ilâ âhir .

فِيهِ شِفَۤاءٌ لِلنَّاسِ اِنَّ فِى ذٰلِكَ لاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ     3

İşte şu âyetler, Cenâb-ı Hakkın koyun, keçi, inek, manda, deve gibi mahlûklarını insanlara hâlis, sâfi, leziz bir süt çeşmesi; üzüm ve hurma gibi masnuları da insanlara lâtif, leziz, tatlı birer nimet tablaları ve kazanları; ve arı gibi küçük mu’cizât-ı kudretini şifalı ve tatlı, güzel bir şerbetçi yaptığını âyet şöylece gösterdikten sonra, tefekküre, ibrete başka şeyleri de kıyas etmeye teşvik için

 اِنَّ فِى ذٰلِكَ لاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ 

(“Düşünen bir topluluk için şüphesiz bunda bir delil vardır.” Nahl Sûresi, 16:69.)

der, hâtime verir. 


Dipnot-1

“Âdem’e bütün isimleri öğrettikten sonra eşyayı meleklere gösterdi. ‘Eğer iddianızda doğru iseniz, bunların isimlerini Bana söyleyin’ buyurdu. Melekler ‘Seni her türlü noksandan tenzih ederiz,’ dediler. ‘Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Alîm ve Hakîm olan Sensin.'” Bakara Sûresi, 2:31-32.

Haşiye-1

“Ehlî hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir sütle sizi besleriz.” Nahl Sûresi, 16:66.

Dipnot-3

“Onda insanlar için şifa bulunur. Düşünen bir topluluk için şüphesiz bunda bir delil vardır.” Nahl Sûresi, 16:69.


Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m)
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
cüz’iyat: küçük, ferdî şeyler (bk. c-z-e)
esmâ: isimler (bk. s-m-v)
evvelâ: ilk olarak
fezleke: özet, netice
hadise-i cüz’iye: küçük hadise (bk. c-z-e)
hadise-i mağlûbiyet: mağlup olma hadisesi
hakaik-i sabite: sabit gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
Hakîm: herşeyi hikmetle yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)
hâlis: katıksız, temiz (bk. ḫ-l-ṣ)
hâtime: son
Hazret-i Âdem: (bk. bilgiler)
hilâfet: halifelik, yeryüzünde Allah’ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde, insana verilen görev (bk. ḫ-l-f)
ibret: düşündürücü ders
icmal etmek: özetlemek (bk. c-m-l)
ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r)
ism-i küllî: büyük ve kapsamlı isim (bk. s-m-v; k-l-l)
istidad: kabiliyet (bk. a-d-d)
keyfiyât: keyfiyetler, durumlar
küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l)
lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
leziz: lezzetli, tatlı
mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
maruz: uğrayan, tesirinde kalan
masnu: san’at eseri (bk. ṣ-n-a)
medar: eksen, kaynak
medar: vesile, sebep
melâike: melekler (bk. m-l-k)
meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l)
misal: örnek (bk. m-s̱-l)
mu’cizât-ı kudret: kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
muhtelif: çeşitli
nuranî: nurlu (bk. n-v-r)
rüçhaniyet: üstünlük
sâfi: pak, duru, temiz (bk. ṣ-f-y)
tagayyür: değişim
tâlim etmek: öğretmek (bk. a-l-m)
tefekkür: düşünme (bk. f-k-r)
zikretmek: anmak, belirtmek

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – İKİNCİ NUR – BEŞİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.564

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/564


CUMARTESİ DERSLERİ

Rızkınız yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, şems ve kameri teshir eden, gece ve gündüzü çeviren Zâtın elindedir. - Sözler 25.2.2.3.
Rızkınız yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, şems ve kameri teshir eden, gece ve gündüzü çeviren Zâtın elindedir. – Sözler 25.2.2.3.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ