Evet, hakikat-i mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez. Kur’ân gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki ihata etsin. -Sözler 25.3.3.

Muvazane-i Kuraniye: Hakikatin Bütününü Görmek

Evet, hakikat-i mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez. Kur'ân gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki ihata etsin. -Sözler 25.3.3.
Evet, hakikat-i mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez. Kur’ân gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki ihata etsin. -Sözler 25.3.3.

Bu metin, Kur’an-ı Kerim‘in ilahi dengesini ve hakikatleri bir bütün olarak kavrama gücünü beşerî düşünce sistemleriyle kıyaslayarak açıklamaktadır.

İnsan ürünü olan felsefe veya sınırlı keşiflere dayanan tasavvufi ekoller, hakikati karanlıkta el yordamıyla arayan dalgıçlar gibi yalnızca bir kısmını idrak edebilirken; Kur’an, her şeyi kuşatan külli bir nazarla tüm esma ve sıfatlar arasındaki muazzam tenasübü muhafaza eder.

Müellif, İslam alimlerinin ve filozofların bile akıl veya keşif yoluyla ulaşamadığı berraklığa, ayetlerin her birinin birer “Musa’nın asası” gibi doğrudan hakikat pınarlarını fışkırtmasıyla ulaşıldığını vurgular.

Metne göre, Kur’an’ın eşsizliği, zıt gibi görünen manaları bile tam bir muvazene içinde cem etmesinden ve insanlığı sapkınlıktan koruyan bir rehber olmasından kaynaklanır.

Sonuç olarak, ilahi kelamın sunduğu bu i’caz ve bütünlük, en büyük dâhilerin dahi erişemeyeceği bir ufuk olarak tasvir edilir.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmi Beşinci Söz

Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi

Üçüncü Şule

ÜÇÜNCÜ ZİYA

İkinci Ziyada, hikmet-i beşeriyenin hikmet-i Kur’âniyeye karşı sukutuna ve hikmet-i Kur’âniyenin i’câzına işaret ettik. Şimdi, şu Ziyada, Kur’ân’ın şakirtleri olan asfiya ve evliya ve hükemanın münevver kısmı olan hükema-yı işrâkıyyunun hikmetleriyle Kur’ân’ın hikmetine karşı derecesini gösterip şu cihette Kur’ân’ın i’câzına muhtasar bir işaret edeceğiz.

İşte, Kur’ân-ı Hakîmin ulviyetine en sadık bir delil ve hakkaniyetine en zahir bir burhan ve i’câzına en kavî bir alâmet şudur ki: Kur’ân, bütün aksâm-ı tevhidin bütün merâtibini, bütün levâzımâtıyla muhafaza ederek beyan edip muvazenesini bozmamış, muhafaza etmiş; hem bütün hakaik-ı âliye-i İlâhiyenin muvazenesini muhafaza etmiş; hem bütün Esmâ-i Hüsnânın iktiza ettikleri ahkâmları cem etmiş, o ahkâmın tenasübünü muhafaza etmiş; hem rububiyet ve ulûhiyetin şuûnâtını kemâl-i muvazene ile cem etmiştir. İşte şu muhafaza ve muvazene ve cem, bir hâsiyettir; kat’iyen beşerin eserinde mevcut değil ve eâzım-ı insaniyenin netâic-i efkârında bulunmuyor. Ne melekûta geçen evliyaların eserinde, ne umurun bâtınlarına geçen işrâkıyyunun kitaplarında, ne âlem-i gayba nüfuz eden ruhanîlerin maarifinde hiç bulunmuyor. Güya bir taksimü’l-a’mâl


ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)
aksâm-ı tevhid: tevhidin kısımları (bk. v-ḥ-d)
alâmet: belirti, işaret
âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b)
asfiya: Hz. Peygamber yolundan giden ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y)
bâtın: iç
beşer: insan
beyan: açıklama (bk. b-y-n)
burhan: güçlü delil
cem etmek: toplamak (bk. c-m-a)
eâzım-ı insaniye: insanların ileri gelenleri (bk. a-ẓ-m)
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
hakaik-ı âliye-i İlâhiye: İlâhî yüce hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h)
hakikat-i dünya: dünyanın gerçek mahiyeti, aslı esası (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakkaniyet: doğruluk, gerçeklik (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâsiyet: özellik, hususiyet
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu gösteren ilim, bilgi (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe (bk. ḥ-k-m)
hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m)
hurufat: harfler
hükema: âlimler, filozoflar (bk. ḥ-k-m)
hükema-yı işrâkıyyun: bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar (bk. ḥ-k-m)
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
iktiza: gerektirme
işrâkıyyun: bilginin kaynağının manevi aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan felsefeciler
kat’iyen: kesinlikle
kavî: güçlü, kuvvetli
kemâl-i muvazene: tam bir denge (bk. k-m-l; v-z-n)
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
levâzımât: gereklilikler
maarif: bilgiler (bk. a-r-f)
mâlâyâniyat: faydasız, boş şeyler
melekût: birşeyin iç yüzü, aslı, esası (bk. m-l-k)
merâtib: mertebeler, dereceler
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
muhtasar: kısa
muvazene: denge (bk. v-z-n)
münevver: nurlu (bk. n-v-r)
netâic-i efkâr: fikirlerin neticesi (bk. f-k-r)
nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş)
nüfuz etme: geçme
rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık (bk. r-v-ḥ)
sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ)
Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
sarf etmek: harcamak
sukut: alçalma, düşüş
şakirt: talebe
şuûnat: haller, fiil ve işler (bk. ş-e-n)
taksimü’l-a’mâl: işbölümü
talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m)
tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b)
ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)
ulviyet: yücelik
umur: işler
zahir: açık (bk. ẓ-h-r)
ziya: ışık

hükmünde, herbir kısmı hakikatin şecere-i uzmâsından yalnız bir iki dalına yapışıyor, yalnız onun meyvesiyle, yaprağıyla uğraşıyor. Başkasından ya haberi yok, yahut bakmıyor.

Evet, hakikat-i mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez. Kur’ân gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki ihata etsin. Kur’ân’dan başka, çendan Kur’ân’dan da ders alıyorlar, fakat hakikat-i külliyenin, cüz’î zihniyle yalnız bir iki tarafını tamamen görür, onunla meşgul olur, onda hapsolur. Ya ifrat veya tefritle hakaikın muvazenesini ihlâl edip tenasübünü izale eder. Şu hakikat Yirmi Dördüncü Sözün İkinci Dalında acip bir temsille izah edilmiştir. Şimdi de başka bir temsille şu meseleye işaret ederiz.

Meselâ, bir denizde, hesapsız cevherlerin aksâmıyla dolu bir definenin bulunduğunu farz edelim. Gavvas dalgıçlar, o definenin cevahirini aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan, el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer. O gavvas hükmeder ki, bütün hazine, uzun direk gibi bir elmastan ibarettir. Arkadaşlarından, başka cevahiri işittiği vakit hayal eder ki, o cevherler bulduğu elmasın tâbileridir, fusus ve nukuşlarıdır. Bir kısmının da kürevî bir yakut eline geçer. Başkası, murabba bir kehribar bulur, ve hâkezâ, herbiri eliyle gördüğü cevheri, o hazinenin aslı ve mu’zamı itikad edip, işittiklerini o hazinenin zevâid ve teferruatı zanneder. O vakit hakaikın muvazenesi bozulur. Tenasüp de gider. Çok hakikatin rengi değişir. Hakikatin hakikî rengini görmek için tevilâta ve tekellüfâta muztar kalır. Hattâ, bazan inkâr ve tâtile kadar giderler. Hükema-yı işrâkıyyunun kitaplarını ve sünnetin mizanıyla tartmayıp keşfiyat ve meşhudâtına itimad eden mutasavvıfînin kitaplarını teemmül eden, bu hükmümüzü bilâşüphe tasdik eder. Demek, hakaik-ı Kur’âniyenin cinsinden ve Kur’ân’ın dersinden aldıkları halde—çünkü Kur’ân değiller—böyle nâkıs geliyor.

Bahr-i hakaik olan Kur’ân’ın âyetleri dahi o deniz içindeki definenin bir gavvâsıdır.


acip: hayret verici, şaşırtıcı
aksâm: kısımlar, parçalar
bahr-i hakaik: gerçekler denizi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
bilâşüphe: şüphesiz
cevahir: cevherler
cevher: değerli taş
cüz’î: küçük, kişisel (bk. c-z-e)
çendan: gerçi
define: hazine
enzar: bakışlar, dikkatler (bk. n-ẓ-r)
farz etmek: varsaymak
fusus: yüzük taşları
gavvas: define arayan dalgıç
hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hâkezâ: bunun gibi
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i külliye: herşeyle ilgisi olan, çok büyük ve geniş hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-l-l)
hakikat-i mutlaka: kesin ve kayıtsız gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ṭ-l-ḳ)
hükema-yı işrâkıyyun: bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar
ifrat: aşırılık
ihata etmek: kuşatmak, kapsamak
ihlâl etmek: bozmak
inkâr: kabul etmeme (bk. n-k-r)
itikad etmek: inanmak
itimad etmek: güvenmek
izah: açıklama
izale etmek: ortadan kaldırmak
kehribar: birşeye hızlı bir şekilde sürüldüğü zaman hafif şeyleri kendine çeken değerli bir taş
keşfiyat: keşifler, mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f)
kürevî: yuvarlak
meşhudat: kalb gözüyle görülen şeyler (bk. ş-h-d)
mizan: ölçü, tartı (bk. v-z-n)
mu’zam: birşeyin en büyük kısmı (bk. a-ẓ-m)
mukayyet: kayıtlı, sınırlı
murabba: dört köşeli
mutasavvıfîn: tasavvuf ehli olanlar
muvazene: denge (bk. v-z-n)
muztar: mecbur, çaresiz
nâkıs: eksik
nazar-ı küllî: herşeyi görebilen bakış (bk. n-ẓ-r; k-l-l)
nukuş: nakışlar (bk. n-ḳ-ş)
sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n)
şecere-i uzmâ: en büyük ağaç (bk. a-ẓ-m)
tâbi: uyan
tasdik etmek: kabul etmek, doğrulamak (bk. ṣ-d-ḳ)
tâtil: reddetme, terketme
teemmül: düşünme, inceden inceye araştırma
teferruat: ayrıntılar
tefrit: tersine aşırılık, normalden aşağı olma
tekellüfât: zorluklar
temsil: kıyaslama tarzında benzetmek, analoji (bk. m-s̱-l)
tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b)
tevilât: yorumlar
zevâid: fazlalıklar

Lâkin onların gözleri açık; defineyi ihata eder. Definede ne var, ne yok, görür. O defineyi öyle bir tenasüp ve intizam ve insicamla tavsif eder, beyan eder ki, hakikî hüsn-ü cemâli gösterir.

Meselâ, âyet-i

وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ     1

يَوْمَ نَطْوِى السَّمَۤاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ     2

ifade ettikleri azamet-i rububiyeti gördüğü gibi,

اِنَّ اللهَ لاَ يَخْفٰى عَلَيْهِ شَىْءٌ فِى اْلاَرْضِ وَلاَ فِى السَّمَۤاءِ     هُوَ الَّذِى يُصَوِّرُكُمْ فِى اْلاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَۤاءُ 3    

 مَا مِنْ دَۤابَّةٍ اِلاَّ هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا 4    

 وَكَأَيِّنْ مِنْ دَۤابَّةٍ لاَ تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ     5

ifade ettikleri şümul-ü rahmeti görüyor, gösteriyor. Hem

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ     6

ifade ettiği vüs’at-i hallâkıyeti görüp gösterdiği gibi,

خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ     7

ifade ettiği şümul-ü tasarrufu ve ihata-i rububiyeti görüp gösterir.

يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا     8

ifade ettiği hakikat-i azîme ile


Dipnot-1

“Kıyamet gününde yeryüzü bütünüyle Onun kabza-i tasarrufundadır. Gökler de Onun yed-i kudretinde dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.

Dipnot-2

“O gün semâyı, kitap sahifelerini dürer gibi düreriz.” Enbiyâ Sûresi, 21:104.

Dipnot-3

“Ne yerde ve ne de gökte hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz. Annelerinizin rahimlerinde size dilediği gibi bir suret veren de Odur.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:5-6.

Dipnot-4

“Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın.” Hûd Sûresi, 11:56.

Dipnot-5

“Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir.” Ankebut Sûresi, 29:60.

Dipnot-6

“Gökleri ve yeri yarattı, karanlıkları ve aydınlığı var etti.” En’âm Sûresi, 6:1.

Dipnot-7

“Sizi de, yaptıklarınızı da yarattı.” Sâffât Sûresi, 37:96.

Dipnot-8

“Yeryüzünü ölümünün ardından diriltir.” Rum Sûresi, 30:50.


azamet-i rububiyet: rububiyetin büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; r-b-b)
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
hakikat-i azîme: büyük gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m)
hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hüsn-ü cemâl: güzellik ve parlaklık (bk. ḥ-s-n; c-m-l)
ihata etmek: kuşatmak
ihata-i rububiyet: rububiyetinin kapsayıcılığı (bk. r-b-b)
insicam: düzgün akış, uyumluluk
intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
şümul-u rahmet: rahmetin kapsamı (bk. r-ḥ-m)
şümul-ü tasarruf: tasarrufun kapsamı (bk. ṣ-r-f)
tavsif etmek: özellikliklerini anlatmak (bk. v-ṣ-f)
tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b)
vüs’at-i hallâkıyet: yaratıcılığın genişliği (bk. ḫ-l-ḳ)

وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ     1

ifade ettiği hakikat-i kerîmâneyi

وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهِ     2

ifade ettiği hakikat-i azîme-i hâkimâne-i âmirâneyi görür, gösterir.

اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَۤافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَايُمْسِكُهُنَّ اِلاَّ الرَّحْمَنُ اِنَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ بَصِيرٌ     3

ifade ettikleri hakikat-i rahîmâne-i müdebbirâneyi

وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ وَلاَ يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا     4

ifade ettiği hakikat-i azîme ile

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ     5

ifade ettiği hakikat-i rakîbâneyi

هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ     6

ifade ettiği hakikat-i muhita gibi

وَلَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ     7

ifade ettiği akrebiyeti

تَعْرُجُ الْمَلٰۤئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ     8    


Dipnot-1

“Rabbin balarısına ilham etti.” Nahl Sûresi, 16:68.

Dipnot-2

“Güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yarattı.” A’râf Sûresi, 7:54.

Dipnot-3

“Üzerlerinde dizi dizi kanat çırpıp duran kuşları da mı görmüyorlar? Onları havada tutan Rahmân’dan başkası değildir. O herşeyi hakkıyla görür.” Mülk Sûresi, 67:19.

Dipnot-4

“Onun hâkimiyet ve saltanatı gökleri ve yeri kuşatmıştır. Gökleri ve yeri tasarrufu altında tutmak Onun kudretine ağır gelmez.” Bakara Sûresi, 2:255.

Dipnot-5

“Nerede olsanız O sizinledir.” Hadid Sûresi, 57:4.

Dipnot-6

“O Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır. O herşeyi hakkıyla bilendir.” Hadid Sûresi, 57:3.

Dipnot-7

“And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin ona ne vesvese verdiğini de biliriz. Çünkü Biz ona şahdamarından daha yakınız.” Kaf Sûresi, 50:16.

Dipnot-8

“Melekler ve Cebrail, elli bin sene uzunluğunda olan bir günde, Allah’ın emrini almak üzere Arşa yükselirler.” Meâric Sûresi, 70:4.


akrebiyet: çok yakınlık; Allah’ın kula yakınlığı
hakikat-i azîme: büyük gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m)
hakikat-i azîme-i hâkimâne-i âmirâne: büyük bir âmire ve hâkime yakışan büyük hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m; ḥ-k-m)
hakikat-i kerîmâne: ihsan ve ikramda bulunma gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-r-m)
hakikat-i muhita: herşeyi kuşatan gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i rahîmâne-i müdebbirâne: merhamet ve tedbirle iş gören bir zâta yakışan hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; r-ḥ-m; d-b-r)
hakikat-i rakîbâne: herşeyi gözetleyen bir zâta yakışan hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ)

işaret ettiği hakikat-i ulviyeyi

اِنَّ اللهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَاْلاِحْسَانِ وَاِيتَۤائِ ذِى الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَۤاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْىِ     1

ifade ettiği hakikat-i câmia gibi bütün uhrevî ve dünyevî, ilmî ve amelî erkân-ı sitte-i imaniyenin herbirisini tafsilen, erkân-ı hamse-i İslâmiyenin herbirisini kasten ve cidden ve saadet-i dâreyni temin eden bütün düsturları görür, gösterir. Muvazenesini muhafaza edip, tenasübünü idame edip, o hakaikın heyet-i mecmuasının tenasübünden hasıl olan hüsün ve cemâlin menbaından, Kur’ân’ın bir i’câz-ı mânevîsi neş’et eder.

İşte şu sırr-ı azîmdendir ki, ulema-i ilm-i kelâm, Kur’ân’ın şakirtleri oldukları halde, bir kısmı onar cilt olarak erkân-ı imaniyeye dair binler eser yazdıkları halde, Mutezile gibi aklı nakle tercih ettikleri için, Kur’ân’ın on âyeti kadar vuzuhla ifade ve kat’î ispat ve ciddî ikna edememişler. Adeta onlar, uzak dağların altında lâğım yapıp, borularla tâ âlemin nihayetine kadar silsile-i esbabla gidip orada silsileyi keser, sonra âb-ı hayat hükmünde olan marifet-i İlâhiyeyi ve vücud-u Vâcibü’l-Vücudu ispat ederler.

Âyet-i kerime ise, herbirisi birer asâ-yı Mûsâ gibi, her yerde suyu çıkarabilir, herşeyden bir pencere açar, Sâni-i Zülcelâli tanıttırır. Kur’ân’ın bahrinden tereşşuh eden Arabî Katre risalesinde ve sair Sözlerde şu hakikat fiilen ispat edilmiş ve göstermişiz.

İşte, hem şu sırdandır ki, bâtın-ı umura gidip, sünnet-i seniyyeye ittibâ


Dipnot-1

“Allah adaleti, iyilik yapmayı ve iyi kullukta bulunmayı, akrabaya ikram etmeyi emreder; fuhşiyâtı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” Nahl Sûresi, 16:90.


âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
âlem: dünya (bk. a-l-m)
amelî: amelle ilgili
Arabî: Arapça
asâ-yı Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın mu’cizeli deyneği
bahr: deniz
bâtın-ı umur: işlerin içyüzleri, görünmeyen yönleri
cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
cidden: ciddî olarak
dünyevî: dünyayla ilgili
düstur: kural, prensip
erkân-ı hamse-i İslâmiye: İslâmın beş şartı (bk. r-k-n; s-l-m)
erkân-ı imaniye: imanın şartları (bk. r-k-n; e-m-n)
erkân-ı sitte-i imaniye: imanın altı şartı (bk. r-k-n; e-m-n)
hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)hakikat-i câmia: çok mânâları içinde toplayan hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; c-m-a)
hakikat-i ulviye: yüce gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hasıl olmak: meydana gelmek
heyet-i mecmua: birşeyin geneli, bütün (bk. c-m-a)
hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n)
i’câz-ı mânevi: mânevî mu’cizelik (bk. a-c-z; a-n-y)
idame: devam
ilmî: ilimle ilgili (bk. a-l-m)
ittibâ etmek: uymak
kasten: isteyerek
kat’î: kesin
katre: damla
marifet-i İlâhiye: Allah’ı bilme ve tanıma (bk. a-r-f; e-l-h)
menba: kaynak
muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
Mutezile: aklı temel kabul ederek Kur’ân ve Sünneti kendi akıllarına uydurmaya çalışan ehl-i sünnet dışı batıl bir mezhep
muvazene: denge (bk. v-z-n)
nakl: Kur’ân-ı Kerim, hadis-i şerif gibi İslâmın asıl kaynakları
neş’et etmek: meydana gelmek, doğmak
nihayet: son
saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu
sair: diğer
Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi san’atla yapan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
sırr-ı azîm: büyük sır (bk. a-ẓ-m)
silsile: zincir
silsile-i esbab: sebepler zinciri (bk. s-b-b)
sünnet-i seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n)
şakirt: talebe, öğrenci
tafsilen: ayrıntılı olarak
tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b)
tereşşuh etmek: sızmak
uhrevî: âhiretle ilgili (bk. e-ḫ-r)
ulema-i ilm-i kelâm: kelâm âlimleri (bk. a-l-m; k-l-m)
vuzuh: açıklık
vücud-u Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah’ın varlığı (bk. v-c-d; v-c-b)

etmeyerek, meşhudatına itimad ederek yarı yoldan dönen ve bir cemaatin riyasetine geçip bir fırka teşkil eden firak-ı dâllenin bütün imamları, hakaikın tenasübünü, muvazenesini muhafaza edemediğindendir ki, böyle bid’aya, dalâlete düşüp bir cemaat-i beşeriyeyi yanlış yola sevk etmişler. İşte bunların bütün aczleri, âyât-ı Kur’âniyenin i’câzını gösterir.


acz: acizlik (bk. a-c-z)
âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın âyetleri
âzâ: azalar, organlar
bid’a: sonradan uydurulan ve dine zarar verecek yenilikler (bk. b-d-a)
cemaat: topluluk (bk. c-m-a)
cemaat-i beşeriye: insan toplulu-ğu (bk. c-m-a)
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
dalâlet: hak yoldan, inançsızlık sapkınlık (bk. ḍ-l-l)
fırka: grup
firak-ı dâlle: hak yoldan sapmış, inançsız gruplar (bk. ḍ-l-l)
hadsiz: sayısız
hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hakikat-i uzmâ: en büyük gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m)
hâtime: sonuç, son bölüm
heyet: genel, bütün
huruf: harfler
i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
icmâl: özetleme (bk. c-m-l)
iktifâen: yeterli görerek
ilm-i muhit: herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m)
irade: dileme, tercih ve seçim yapma gücü (bk. r-v-d)
istinad etmek: dayanmak (bk. s-n-d)
itimad etmek: güvenmek
lem’a-i i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z)
lemeât-i i’câziye: mu’cizelik parıltıları (bk. a-c-z)
menba: kaynak
merkez-i kalb: kalbin merkezi
meşhudat: görünen ve bilinen şeyler (bk. ş-h-d)
mevki: konum, yer
mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z)
mu’cizât-ı enbiya: peygamberlerin mu’cizeleri (bk. a-c-z; n-b-e)
mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstülük (bk. a-c-z)
mu’cize-i Ahmediye: Peygamberimizin mu’cizesi (bk. a-c-z; ḥ-m-d)
mu’cize-i Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizesi (bk. a-c-z)
muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ)
muvazene: denge (bk. v-z-n)
münasebettar: ilgili, bağlantılı (bk. n-s-b)
nakş-ı i’câz: mu’cizelik nakşı (bk. n-ḳ-ş; a-c-z)
nihayetsiz: sonsuz
nisbet: bağ (bk. n-s-b)
reşha: sızıntırisale-i Arabiye: Arapça risale (bk. r-s-l)
riyaset: başkanlık
sair: diğer
sebeb-i kusur: kusur sebebi (bk. s-b-b)
şecere-i hakaik: gerçekler ağacı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
tazammun etmek: içine almak
tekrarat: tekrarlar
tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b)
ulûm-u kevniye: kâinat ve dünya ile ilgili ilimler (bk. a-l-m; k-v-n)
vâzıhan: açıkça
zuhur: görünme (bk. ẓ-h-r)

KAYNAKLAR

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Üçüncü Şule – ÜÇÜNCÜ ZİYA, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://erisale.com/#content.tr.1.591

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/591


CUMARTESİ DERSLERİ

İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz'îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor. - Sözler 25.3.2.
İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor. – Sözler 25.3.2.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.

Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.

Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.

CUMARTESİ DERSLERİ

Bir yanıt yazın