26. Söz – Kader Risalesi – İkinci Mebhas: Duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.

26. Söz – Kader Risalesi - İkinci Mebhas: Duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.
26. Söz – Kader Risalesi - İkinci Mebhas: Duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.
26. Söz – Kader Risalesi – İkinci Mebhas: Duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.

İlahi Kader ve İnsan Özgür İradesinin Uyumu

Bu metin, İslam düşüncesindeki en karmaşık meselelerden biri olan kader ve cüz’i ihtiyarî arasındaki dengeyi yedi temel kanıt üzerinden ele almaktadır.

İnsanın sınırlı iradesinin ilahi takdirle nasıl uyuştuğunu açıklarken, ezel kavramının zamanın üstünde bir bakış açısı olduğunu vurgulayarak kaderin özgürlüğü yok etmediğini savunur.

Yazar, sebep ve sonuç ilişkisinin bir bütün olarak takdir edildiğini belirterek, kişinin tercihlerinden dolayı ahlaki sorumluluk taşıdığını rasyonel delillerle izah eder.

İnsan iradesinin yaratma gücü olmasa da ilahi iradenin tecellisi için bir şart-ı adi kabul edildiği ve bu sayede kulun kendi fiillerinden mesul olduğu ifade edilir.

Sonuç olarak, kişinin dua ve istiğfar aracılığıyla hayra yönelip şerden kaçınması gerektiği, bu küçük iradenin ebedi saadeti kazanmada anahtar bir rol oynadığı anlatılır.

NotebookLM

SHORTS

KISA VİDEO

UZUN VİDEO

Yirmialtıncı Söz

Kader Risalesi

İkinci Mebhas

Ehl‑i ilme mahsûs (Hâşiye)

(Bu İkinci Mebhas, en derin ve en müşkül bir sırr‑ı kader meselesidir. Bütün ulemâ-i muhakkikînce en ehemmiyetli ve münâzaralı bir mesele-i akâid-i kelâmiyedir. Risale‑i Nur tam halletmiş.)

, ince bir tedkik‑i ilmîdir.

Eğer Desen:

“Kader ile cüz’‑i ihtiyarî, nasıl tevfik edilebilir?”

Elcevap:

Yedi vecihle…

Birincisi:

Elbette kâinâtın intizam ve mîzan lisânıyla hikmet ve adâletine şehâdet ettiği bir Âdil‑i Hakîm, insan için medâr-ı sevap ve ikâb olacak, mâhiyeti mechûl bir cüz’‑i ihtiyarî vermiştir. O Âdil‑i Hakîm’in pek çok hikmetini bilmediğimiz gibi, şu cüz’‑i ihtiyarînin kaderle nasıl tevfik edildiğini bilmediğimiz, olmamasına delâlet etmez.

İkincisi:

Bizzarûre herkes kendisinde bir ihtiyar hisseder. O ihtiyarın vücûdunu vicdânen bilir. Mevcûdâtın mâhiyetini bilmek ayrıdır, vücûdunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var; vücûdu bizce bedîhî olduğu hâlde, mâhiyeti bizce mechûl… İşte şu cüz’‑i ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Her şey mâlûmâtımıza münhasır değildir. Adem‑i ilmimiz, onun ademine delâlet etmez.

Üçüncüsü:

Cüz’‑i ihtiyarî, kadere münâfî değil. Belki kader ihtiyarı teyit eder. Çünkü; kader, ilm‑i İlâhî’nin bir nev’idir. İlm‑i İlâhî, ihtiyarımıza taalluk etmiş. Öyle ise; ihtiyarı teyit ediyor, iptal etmiyor.

Dördüncüsü:

Kader, ilim nev’indendir. İlim, mâlûma tâbidir. Yani nasıl olacak, öyle taalluk ediyor. Yoksa mâlûm, ilme tâbi değil. Yani, ilim desâtiri; mâlûmu, haricî vücûd noktasında idare etmek için esâs değil. Çünkü; mâlûmun zâtı ve vücûd‑u haricîsi, irâdeye bakar ve kudrete istinat eder.

Hem ezel, mâzi silsilesinin bir ucu değil ki; eşyanın vücûdunda esâs tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel; mâzi ve hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine‑misâldir. Öyle ise, dâire‑i mümkinât içinde uzanıp giden zamanın mâzi tarafında bir uç tahayyül edip, ona ezel deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertip ile girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhâkeme etmek, hakikat değildir.

Şu sırrın keşfi için şu misâle bak: Senin elinde bir âyine bulunsa, sağ tarafındaki mesâfe, mâzi; sol tarafındaki mesâfe, müstakbel farzedilse, o âyine yalnız mukâbilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertip ile tutar, çoğunu tutamaz. O âyine ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o âyine ile yükseğe çıktıkça, o âyinenin mukâbil dâiresi genişlenir. Gitgide, bütün iki taraf mesâfeyi birden bir ânda tutar. İşte şu âyine şu vaziyette onun irtisamında, o mesâfelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvâfık, muhâlif denilmez.

İşte kader, ilm‑i ezelîden olduğu için; ilm‑i ezelî, hadîsin tâbiriyle: Manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar her şey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihâta eder bir makam-ı âlâdadır. Biz ve muhâkemâtımız, onun haricinde olamaz ki, mâzi mesâfesinde bir âyine tarzında olsun.

Beşincisi:

Kader, sebeple müsebbebe bir taalluku var. Yani şu müsebbep, şu sebeple vukûa gelecek. Öyle ise, denilmesin ki: “Mâdem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz’‑i ihtiyarıyla tüfek atan adamın ne kabahati var, atmasaydı yine ölecekti?”

Suâl: Niçin denilmesin?

Elcevap: Çünkü; kader, onun ölmesini onun tüfeğiyle tâyin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farzetsen, o vakit kaderin adem‑i taallukunu farzediyorsun. O vakit ölmesini ne ile hükmedeceksin! Ya Cebrî gibi; sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyâhut Mûtezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat’i bırakıp fırka‑i dâlleye girersin. Öyle ise, biz ehl‑i hak deriz ki: “Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce mechûl.” Cebrî der: “Atmasaydı yine ölecekti.” Mûtezile der: “Atmasaydı ölmeyecekti.”

Altıncısı: (Hâşiye)

(Gayet müdakkik âlimlere mahsûs bir hakikattir.)

Cüz’‑i ihtiyarînin üssü’l‑esâsı olan meyelân, Mâturidî’ce bir emr‑i itibarîdir, abde verilebilir. Fakat Eş’arî, ona mevcut nazarıyla baktığı için abde vermemiş. Fakat o meyelândaki tasarruf, Eş’ariye’ce bir emr‑i itibarîdir. Öyle ise; o meyelân, o tasarruf, bir emr‑i nisbîdir. Muhakkak bir vücûd‑u haricîsi yoktur. Emr‑i itibarî ise, illet‑i tâmme istemez ki; illet‑i tâmme vücûdu için lüzum ve zarûret ve vücûb ortaya girip ihtiyarı ref’etsin‥ Belki o emr‑i itibarînin illeti, bir rüchâniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr‑i itibarî sübût bulabilir. Öyle ise, o ânda onu terkedebilir. Kur’ân ona o ânda diyebilir ki: “Şu şerdir, yapma.”

Evet eğer abd, hàlık‑ı ef’âli bulunsaydı ve icâda iktidarı olsaydı, o vakit ihtiyarı ref’ olurdu. Çünkü; ilm‑i usûl ve hikmette مَا لَمْ يَجِبْ لَمْ يُوجَدْ kaidesince mukarrerdir ki: “Bir şey vâcib olmazsa, vücûda gelmez.” Yani illet‑i tâmme bulunacak, sonra vücûda gelebilir. İllet‑i tâmme ise, mâlûlu, bizzarûre ve bilvücub iktiza ediyor. O vakit ihtiyar kalmaz.

Eğer Desen: “Tercih bilâ‑müreccih muhâldir. Hâlbuki, o emr‑i itibarî dediğimiz kisb‑i insanî, bazen yapmak ve bazen yapmamak; eğer mûcib bir müreccih bulunmazsa, tercih bilâ‑müreccih lâzım gelir. Şu ise; usûl‑ü kelâmiyenin en mühim bir esâsını hedmeder?‥”

Elcevap: Tereccuh bilâ‑müreccih muhâldir. (Hâşiye)

(Tereccuh ayrıdır, tercih ayrıdır; çok fark var.)

Yani müreccihsiz, sebepsiz rüchâniyet muhâldir. Yoksa, tercih bilâ‑müreccih câizdir ve vâkidir. İrâde bir sıfattır, onun şe’ni, böyle bir işi görmektir.

Eğer Desen: “Mâdem katli halkeden Hak’tır. Niçin bana kâtil denilir?”

Elcevap: Çünkü: İlm‑i sarf kaidesince ism‑i fâil, bir emr‑i nisbî olan masdardan müştâktır. Yoksa, bir emr‑i sâbit olan hâsıl‑ı bilmasdardan inşikak etmez. Masdar kisbimizdir, kâtil ünvânını da biz alırız. Hâsıl‑ı bilmasdar, Hakk’ın mahlûkudur. Mesûliyeti işmâm eden bir şey, hâsıl‑ı bilmasdardan müştâk kılınmaz.

Yedincisi:

İrâde‑i cüz’iye-i insaniye ve cüz’‑i ihtiyariyesi çendan zayıftır, bir emr‑i itibarîdir; fakat Cenâb‑ı Hak ve Hakîm‑i Mutlak, o zayıf, cüz’î irâdeyi, irâde‑i külliyesinin taallukuna bir şart‑ı âdi yapmıştır. Yani mânen der: “Ey abdim! İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise, mesûliyet sana aittir!” Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. Onu muhayyer bırakıp “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim.” desen‥ O çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yâhut düştü. Elbette “Sen istedin!” diyerek itâb edip üstünde bir tokat vuracaksın.

İşte Cenâb‑ı Hak, Ahkemü’l‑Hâkimîn, nihâyet zaafta olan abdin irâdesini, bir şart‑ı âdi yapıp, irâde‑i külliyesi ona nazar eder.

Elhâsıl:

Ey insan! Senin elinde gayet zayıf, fakat seyyiâtta ve tahribâtta eli gayet uzun ve hasenâtta eli gayet kısa, cüz’‑i ihtiyarî nâmında bir irâden var. O irâdenin bir eline duâyı ver ki; silsile‑i hasenâtın bir meyvesi olan Cennet’e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saâdet‑i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki; onun eli seyyiâttan kısalsın ve o şecere-i melûnenin bir meyvesi olan zakkum‑u Cehennem’e yetişmesin.

Demek; duâ ve tevekkül, meyelân‑ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân‑ı şerri keser, tecâvüzâtını kırar.

KAYNAK

Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Altıncı Söz – Kader Risalesi – İkinci Mebhas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.

https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmialtinci-soz-kader-risalesi-ikinci-mebhas#3758

https://erisale.com/#content.tr.1.627

https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-altinci-soz/627