
Yoldaşların Eşsiz Erdemi
Bu metin, sahabelerin manevi makamlarının neden ulaşılamaz olduğunu ve onların fazilet yönünden neden diğer tüm velilerden üstün sayıldığını açıklamaktadır.
İslam’ın ilk dönemindeki büyük devrim sayesinde hak ile batıl arasındaki keskin ayrım, sahabelerin doğruluğa ve imana en saf haliyle sarılmalarını sağlamıştır.
O dönemde her bir zikir ve ibadet, tüm insani duyguları uyandıran taze ve derin bir mana taşırken, zamanla bu hakikatler üzerindeki ünsiyet perdesi kalınlaşmıştır.
Yazara göre, sahabelerin kısa bir sürede elde ettiği manevi terakki, sonraki asırlarda ancak çok uzun süreli çabalarla yakalanabilmektedir.
Sonuç olarak eser, Asr-ı Saadet’teki benzersiz atmosferin insan ruhunda bıraktığı derin tesiri ve bu etkinin taklit edilemez olduğunu vurgulamaktadır.
NotebookLM
PowerPoint
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmiyedinci Söz
İçtihat Risalesi
Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli
Sahâbeler Hakkındadır
…
İkinci Sebep
Yirmiyedinci Söz’deki içtihat bahsinde beyân ve ispat edildiği gibi; sahâbeler, ekseriyet‑i mutlaka itibariyle, kemâlât‑ı insaniyenin en âlâ derecesindedirler. Çünkü; o zamanda, o inkılâb‑ı azîm-i İslâmî’de hayır ve hak, bütün güzelliğiyle; şer ve bâtıl, bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb ve sıdk mâbeyninde öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îmân kadar, belki Cehennem ve Cennet kadar beynleri uzaklaştı.
Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve nümûnesi olan Müseylime‑i Kezzâb ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyat‑ı ulviye sâhibi ve maâlî‑i ahlâka meftûn ve izzet ve mübâhâta meyyâl olan sahâbeler, elbette ihtiyarlarıyla, kizb ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime derekesine düşmemişler.
Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve nümûnesi olan Habîbullâh’ın (Asm.) âlâ-yı illiyîn-i kemâlâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle o tarafa koşmak muktezâ‑yı seciyeleridir.
Meselâ; nasıl ki, zaman oluyor; medeniyet‑i beşeriye çarşısında ve hayat-ı içtimâiye-i insaniye dükkânında, bazı şeylerin verdiği müdhiş neticeleri ve çirkin eserleri zehr-i kâtil gibi, herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar. Ve bazı şeylerin ve manevî metâların verdikleri güzel neticeler ve kıymettar eserler, bir tiryâk‑ı nâfi’ ve bir pırlanta gibi, herkesin nazar‑ı rağbetini kendine celbeder. Herkes, elinden geldiği kadar onları satın almağa çalışır.
Öyle de; Asr‑ı Saâdet’te hayat-ı içtimâiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekâvet-i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime‑i Kezzâb gibi süflî maskaraları tevlit ettiğinden, secâya‑yı àliye ve hubb‑u maâlîye meftûn olan sahâbelerin, zehr-i kâtilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedîhîdir. Ve saâdet‑i ebediye gibi netice veren ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nurânî meyveler gösteren sıdk ve hakka ve îmâna en nâfi’ bir tiryâk, en kıymettar bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan sahâbeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve letâifleriyle onlara müşteri ve müştâk olması zarûrîdir.
Hâlbuki o zamandan sonra, gitgide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesâfe azala azala, omuz omuza geldi. Bir dükkânda ikisi beraber satılmağa başladığı gibi, ahlâk-ı içtimâiye bozuldu. Propaganda‑i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin?
Geçen meseleyi bir derece tenvir edecek, başıma gelmiş bir hâlimi beyân ediyorum. Şöyle ki:
Bir zaman kalbime geldi; niçin Muhyiddin‑i Arabî gibi hârika zâtlar sahâbelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde
سُبْحَانَ رَبِّيَ الْاَعْلٰى
Büyük ve yüce olan Rabbimi her türlü noksandan tenzih ederim.
arabi – Sahih-i Tirmizi (1/83)
derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti. Tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: “Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibâdetten daha iyi idi.” Namazdan sonra anladım ki; o hatıra ve o hâl, sahâbelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşattır.
Evet Kur’ân‑ı Hakîm’in envârıyla hâsıl olan o inkılâb-ı azîm-i içtimâîde, ezdâd birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevâbi’iyle, zulümâtıyla ve teferruâtıyla ve hayır ve kemâlât, bütün envârıyla ve netâiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette, müheyyic bir zamanda; her zikir ve tesbih, bütün mânâsının tabakâtını turfanda ve tarâvetli ve taze ve genç bir sûrette ifâde ettiği gibi; o inkılâb‑ı azîmin tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, letâif‑i maneviyesini uyandırmış; hattâ vehim ve hayâl ve sır gibi duygular hüşyâr ve müteyakkız bir sûrette, o zikir, o tesbihlerdeki müteaddit mânâları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte, şu hikmete binâen bütün hissiyatları uyanık ve letâifleri hüşyâr olan sahâbeler, envâr‑ı îmâniye ve tesbihiyeyi câmi’ olan kelimât‑ı mübârekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı.
Hâlbuki o infilâk ve inkılâptan sonra, gitgide letâif uykuya ve havâs o hakâik noktasında gaflete düşüp, o kelimât‑ı mübâreke, meyveler gibi gitgide, ülfet perdesiyle letâfetini ve tarâvetini kaybeder. Âdeta, sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki, kuvvetli, tefekkürî bir ameliyâtla, ancak evvelki hâli iâde edilebilir. İşte bundandır ki, kırk dakikada bir sahâbenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.
KAYNAK
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Yedinci Söz – İçtihat Risalesi – Yirmiyedinci Söz’ün Zeyli Sahâbeler Hakkındadır – İkinci Hikmet, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmiyedinci-soz-ictihad-risalesi-zeyl#3963
https://erisale.com/#content.tr.1.659
