
Evrenin İki Yüzü
Bu metin, insan felsefesi ile Kur’an hikmetinin dünyaya bakış açıları arasındaki derin farkları çarpıcı bir saat benzetmesiyle ortaya koymaktadır.
Beşerî felsefe, varlığın sadece dış yüzüne ve maddî özelliklerine odaklanarak yaratıcıyı ihmal ederken; Kur’an, her şeyin geçiciliğini vurgulayıp eşyayı Allah’ın isimlerine işaret eden birer mektup olarak okur.
Dünya hayatını saniyeleri ve dakikaları sürekli ilerleyen devasa bir saate benzeten yazar, kâinatın her an bir değişim ve fena içerisinde olduğunu savunur.
Kur’an ayetleri, maddenin donukluğunu kırarak insanın dikkatini eşyanın hakikatine ve ilahî sanata yöneltirken, maddeci felsefenin insanı gaflete düşüren sığlığını eleştirir.
Sonuç olarak eser, dünyayı kendi hesabına değil, Sâni-i Zülcelal adına sevmenin ve kâinat kitabının manasını kavramanın önemini ders vermektedir.
NotebookLM
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Üçüncü Şule
İKİNCİ ZİYA
Hikmet-i Kur’âniyenin karşısında meydan-ı muarazaya çıkan felsefe-i beşeriyenin, hikmet-i Kur’ân’a karşı ne derece sukut ettiğini On İkinci Sözde izah ve bir temsil ile tasvir ve sair Sözlerde ispat ettiğimizden, onlara havale edip şimdilik başka bir cihette küçük bir muvazene ederiz. Şöyle ki:
Felsefe ve hikmet-i insaniye dünyaya sabit bakar; mevcudatın mahiyetlerinden, hâsiyetlerinden tafsilen bahseder. Sâniine karşı vazifelerinden bahsetse de,
| âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âdâb: edep kuralları akl-ı beşer: insan aklı âmennâ: iman ettik, inandık (bk. e-m-n) bahusus: özellikle beşer: insan beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) burhan-ı kàtı’: sağlam delil cemî: bütün (bk. c-m-a) cerh edilmek: çürütülmek cihet: yön cüz’î: küçük (bk. c-z-e) ebed: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n) erkân-ı hamse: beş esas (bk. r-k-n) erkân-ı sitte: altı esas (bk. r-k-n) eşya: şeyler, varlıklar ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) felsefe ve hikmet-i insaniye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe ve ilim (bk. ḥ-k-m) felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe gayât: gayeler hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâsiyet: özellik hikemiyât: hikmetler, gayeler, faydalar (bk. ḥ-k-m) | hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b) idrak: anlayış, kavrayış ilm-i cüz’î: çok az ilim (bk. a-l-m; c-z-e) ilm-i muhit: herşeyi kuşatan ve herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m) istinad: dayanma (bk. s-n-d) işârat: işaretler izah: açıklama izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) kemâl-i intizam: mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i münasebet: mükemmel bir bağlantı (bk. k-m-l; n-s-b) Kur’ân-ı câmii: herşeyi içine alan Kur’ân (bk. c-m-a) mahiyet: öz nitelik, özellik mertebe: derece mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) | müstenid olmak: dayanmak (bk. s-n-d) müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d) nusus: nasslar, açık hükümler rasanet: sağlamlık rümuz: işaretler, semboller sair: diğer Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) semerât: meyveler sukut etmek: alçalmak suret: şekil (bk. ṣ-v-r) şahid-i âdil: âdaletli şahit (bk. ş-h-d; a-d-l) şeriat-i kübrâ-yı İslâmiye: büyük İslâm şeriatı (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m) tafsilen: ayrıntılı olarak tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f) tasvir: anlatmak, ifade etmek; resimlemek (bk. ṣ-v-r) teferruat: ayrıntılar temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş vücuh: vecihler, yönler |
icmâlen bahseder. Adeta kâinat kitabının yalnız nakış ve huruflarından bahseder, mânâsına ehemmiyet vermez.
Kur’ân ise, dünyaya geçici, seyyal, aldatıcı, seyyar, kararsız, inkılâpçı olarak bakar. Mevcudatın mahiyetlerinden, surî ve maddî hâsiyetlerinden icmâlen bahseder. Fakat Sâni tarafından tavzif edilen vezâif-i ubûdiyetkârânelerinden ve Sâniin isimlerine ne vech ile ve nasıl delâlet ettiklerini ve evâmir-i tekvîniye-i İlâhiyeye karşı inkıyadlarını tafsilen zikreder.
İşte, felsefe-i beşeriye ile hikmet-i Kur’âniyenin şu tafsil ve icmal hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat hangisidir, göreceğiz. İşte, nasıl elimizdeki saat, sureten sabit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla, daimî içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ıztırapları vardır. Aynen onun gibi, kudret-i İlâhiyenin bir saat-i kübrâsı olan şu dünya, zâhirî sabitiyetiyle beraber, daimî zelzele ve tagayyürde, fenâ ve zevâlde yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-i kübrânın saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini tâdât eden bir iğnedir. İşte, zaman, dünyayı emvâc-ı zevâl üstüne atar. Bütün mazi ve istikbali ademe verip yalnız zaman-ı hazırı vücuda bırakır.
Şimdi, zamanın dünyaya verdiği şu şekille beraber, mekân itibarıyla dahi, yine dünya zelzeleli, gayr-ı sabit bir saat hükmündedir. Çünkü cevv-i hava mekânı çabuk tagayyür ettiğinden, bir halden bir hale sür’aten geçtiğinden, bazı günde birkaç defa bulutlarla dolup boşalmakla, saniye sayan milin suret-i tagayyürü hükmünde bir tagayyür veriyor.
Şimdi, dünya hanesinin tabanı olan mekân-ı arz ise, yüzü, mevt ve hayatça, nebat ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden, dakikaları sayan bir mil hükmünde, dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin, yüzü itibarıyla böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbat ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibâlin
| adem: yokluk ayn-ı hakikat: gerçeğin kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) batn: iç cevv-i hava: hava boşluğu cibâl: dağlar cihet: yön, taraf delâlet: delil olma, işaret etme emvâc-ı zevâl: kaybolup giden, yok olan dalgalar (bk. z-v-l) evâmir-i tekvîniye-i İlâhiye: Allah’ın yaratılışa âit emirleri (bk. k-v-n; e-l-h) felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe fenâ: gelip geçicilik, ölümlülük (bk. f-n-y) gayr-ı sabit: sabit olmayan harekât: hareketler hâsiyet: özellik hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) huruf: harfler ıztırap: sıkıntı, aşırı elem icmal: özetleme (bk. c-m-l) | icmâlen: kısaca, özetle (bk. c-m-l) inkılâbat: büyük değişmeler inkılâpçı: değişen inkıyad: boyun eğme, itaat etme istikbal: gelecek zaman kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kudret-i İlâhiye: Allah’ın sonsuz güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h) mahiyet: öz, nitelik, özellik mahz-ı hak: hakkın, doğrunun kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mazi: geçmiş zaman mekân-ı arz: yeryüzü (bk. m-k-n) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevt: ölüm (bk. m-v-t) nakış: süsleme, işleme (bk. n-ḳ-ş) nebat: bitki saat-i kübrâ: çok büyük saat (bk. k-b-r) sabitiyet: sabitlik Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) | seyyal: akıcı seyyar: gezici suret-i tagayyür: değişme şekli (bk. ṣ-v-r) sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) surî: görünüşteki sür’aten: hızla tâdât etmek: saymak tafsil: ayrıntılandırma tafsilen: ayrıntılı olarak tagayyür: başkalaşma, değişme tavzif edilmek: vazifelendirilmek tebeddül etmek: başkalaşmak, değişmek vecih: şekil, tarz vezâif-i ubûdiyetkârâne: kulluğa yakışır şekilde yapılan vazifeler (bk. a-b-d) vücud: varlık (bk. v-c-d) zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) zaman-ı hazır: şimdiki zaman zelzele: sarsıntı, deprem zemin: yeryüzü zevâl: geçip gitme, kaybolma (bk. z-v-l) zikretmek: belirtmek |
çıkmaları ve hasflar vuku bulması, saatleri sayan bir mil gibi, dünyanın şu ciheti ağırca mürur edicidir, gösterir.
Dünya hanesinin tavanı olan semâ mekânı ise, ecramların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufat ve husufâtın vuku bulmasıyla, yıldızların sukut etmeleri gibi tagayyürat gösterir ki, semâ dahi sabit değil; ihtiyarlığa, harabiyete gidiyor. Onun tagayyürâtı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi, çendan ağır ve geç oluyor, fakat herhalde geçici ve zevâl ve harabiyete karşı gittiğini gösteriyor.
İşte, dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler daim onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâniine baktığı vakit, o harekât ve tagayyürat, kalem-i kudretin mektubat-ı Samedâniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahvâl ise, esmâ-i İlâhiyenin cilve-i şuûnâtını ayrı ayrı tavsifatla gösteren, tazelenen âyineleridir.
İşte, dünya, dünya itibarıyla hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gafletle sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor.
Amma Kur’ân ise, şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle
اَلْقَارِعَةُ مَا الْقَارِعَةُ
1
وَالطُّورِ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ
2
اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ
3
âyâtıyla pamuk gibi hallaç eder, atar.
Dipnot-1
“Çarpacak olan felâket. Nedir o çarpacak olan felâket?” Kària Sûresi, 101:1-2.
Dipnot-2
“Yemin olsun Tûr’a ve satır satır yazılı kitaba.” Tûr Sûresi, 52:1-2.
Dipnot-3
“Kıyamet koptuğu zaman.” Vâkıa Sûresi, 56:1.
| âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âyât: âyetler âyine: ayna cazibedar: çekici cilve-i şuûnat: Allah’ın iş ve tasarruflarının görünümü (bk. c-l-y; ş-e-n) cumudet: katılık, sertlik çendan: gerçi ecram: gök cisimleri, yıldızlar esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) felsefe-i sakîme: hastalıklı felsefe; yanlış yoldaki felsefe fenâ: yok oluş (bk. f-n-y) fikr-i tabiat: tabiat fikri (bk. f-k-r; ṭ-b-a) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harabiyet: yok oluş | harekât: hareketler hasf: yerin çökmesi, göçmesi hevesat: hevesler, gelip geçici arzu ve istekler hikmet-i tabiiye: tabiatı konu alan fen ilmi (bk. ḥ-k-m; ṭ-b-a) husufât: ay tutulmaları incimad: donma kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi (bk. ḳ-d-r) kesafet ve küduret peyda etmek: katılaşmak ve bulanıklaşmak küduret: bulanıklık küsufat: güneş tutulmaları lehviyat: eğlenceler, oyunlar medeniyet-i sefihe: sefahate düşkün medeniyet mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler, varlıklar (bk. k-t-b; ṣ-m-d) | mürur edici: geçici rıhlet: yolculuk, göç rükün: esas, şart (bk. r-k-n) Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) sarhoşane: sarhoşçasına semâ: gök (bk. s-m-v) sukut: düşmek sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) tagayyürât: başkalaşmalar tavsifat: vasıflandırmalar, özelliklerini ortaya koyma (bk. v-ṣ-f) taz’if etmek: artırmak tebeddülât-ı ahvâl: hallerin değişmesi tetkikat-ı felsefe: felsefenin inceleme ve araştırmaları vuku: olma, meydana gelme zevâl: geçip gitme, kaybolma (bk. z-v-l) ziyade etmek: artırmak zuhur: görünme (bk. ẓ-h-r) |
اَوَ لَمْ يَنْظُرُوا فِى مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ
1
اَفَلَمْ يَنْظُرُۤوا اِلَى السَّمَۤاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا
2
اَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُۤوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا
3
gibi beyanatıyla o dünyaya şeffafiyet verir ve bulanmasını izale eder.
وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَۤا اِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ
4
اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ
5
gibi nurefşan neyyirâtıyla câmid dünyayı eritir.
اِذَا السَّمَۤاءُ انْفَطَرَتْ
6 ve
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ
7 ve
اِذَا السَّمَۤاءُ انْشَقَّتْ
8
وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى اْلاَرْضِ اِلاَّ مَنْ شَۤاءَ اللهُ
9
mevt-âlûd tabirleriyle dünyanın ebediyet-i mevhumesini parça parça eder.
يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِى اْلاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَۤاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَمَا كُنْتُمْ وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
10
وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُرِيكُمْ اٰيَاتِهِ فَتَعْرِفُونَهَا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
11
Gök gürlemesi gibi sayhalarıyla, tabiat fikrini tevlid eden gafleti dağıtır.
İşte, Kur’ân’ın baştan başa, kâinata müteveccih olan âyâtı şu esasa göre gider.
Dipnot-1
“Onlar göklerin ve yerin ifade ettiği mânâlara bakmazlar mı?” A’râf Sûresi, 7:185.
Dipnot-2
“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina etmişiz?” Kaf Sûresi, 50:6.
Dipnot-3
“İnkâr edenler görmedi mi ki, gökler ve yer bitişik idi?” Enbiyâ Sûresi, 21:30.
Dipnot-4
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir oyalanmadan ibarettir.” En’âm Sûresi, 6:32.
Dipnot-5
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi, 24:35.
Dipnot-6
“Gök yarıldığı zaman.” İnfitar Sûresi, 82:1.
Dipnot-7
“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.
Dipnot-8
“Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1.
Dipnot-9
“Sûra üfürülür. Ve Allah’ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa düşüp ölür.” Zümer Sûresi, 39:68.
Dipnot-10
“O, yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Nerede olsanız O sizinledir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür.” Hadid Sûresi, 57:4.
Dipnot-11
“De ki: Hamd Allah’a mahsustur; O size delillerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin, işlediklerinizden habersiz değildir.” Neml Sûresi, 27:93.
| âyât: ayetler beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) câmid: cansız, sert, katı ebediyet-i mevhume: sonsuzluk kuruntusu (bk. e-b-d) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) izale etmek: gidermek | kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mevt-âlûd: ölümcül, ölümle karışık (bk. m-v-t) müteveccih: yönelmiş neyyirât: nurlu hakikatler (bk. n-v-r) nurefşan: nur saçan (bk. n-v-r) sayha: sesleniş şeffafiyet: şeffaflık, saydamlık | tabiat fikri: materyalist düşünce; tabiat için söylenen, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi (bk. ṭ-b-a) tabir: ifade (bk. a-b-r) tevlid etmek: doğurmak |
Hakikat-i dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle, beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sânie bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir, beşerin gözünü ona diktirir. Hakikî hikmeti ders verir, kâinat kitabının mânâlarını talim eder, hurufat ve nukuşlarına az bakar. Sarhoş felsefe gibi çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurufatın nukuşuyla insanların vaktini mâlâyâniyatta sarf ettirmiyor.
| ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) aksâm-ı tevhid: tevhidin kısımları (bk. v-ḥ-d) alâmet: belirti, işaret âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b) asfiya: Hz. Peygamber yolundan giden ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y) bâtın: iç beşer: insan beyan: açıklama (bk. b-y-n) burhan: güçlü delil cem etmek: toplamak (bk. c-m-a) eâzım-ı insaniye: insanların ileri gelenleri (bk. a-ẓ-m) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hakaik-ı âliye-i İlâhiye: İlâhî yüce hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h) hakikat-i dünya: dünyanın gerçek mahiyeti, aslı esası (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk, gerçeklik (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâsiyet: özellik, hususiyet hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu gösteren ilim, bilgi (bk. ḥ-k-m) | hikmet-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe (bk. ḥ-k-m) hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) hurufat: harfler hükema: âlimler, filozoflar (bk. ḥ-k-m) hükema-yı işrâkıyyun: bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar (bk. ḥ-k-m) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) iktiza: gerektirme işrâkıyyun: bilginin kaynağının manevi aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan felsefeciler kat’iyen: kesinlikle kavî: güçlü, kuvvetli kemâl-i muvazene: tam bir denge (bk. k-m-l; v-z-n) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) levâzımât: gereklilikler maarif: bilgiler (bk. a-r-f) mâlâyâniyat: faydasız, boş şeyler melekût: birşeyin iç yüzü, aslı, esası (bk. m-l-k) merâtib: mertebeler, dereceler muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) | muhtasar: kısa muvazene: denge (bk. v-z-n) münevver: nurlu (bk. n-v-r) netâic-i efkâr: fikirlerin neticesi (bk. f-k-r) nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş) nüfuz etme: geçme rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık (bk. r-v-ḥ) sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ) Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) sarf etmek: harcamak sukut: alçalma, düşüş şakirt: talebe şuûnat: haller, fiil ve işler (bk. ş-e-n) taksimü’l-a’mâl: işbölümü talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m) tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b) ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) ulviyet: yücelik umur: işler zahir: açık (bk. ẓ-h-r) ziya: ışık |
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Üçüncü Şule – İKİNCİ ZİYA, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://erisale.com/#content.tr.1.587
https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/587
CUMARTESİ DERSLERİ

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
CUMARTESİ DERSLERİ
- Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ… – Sözler 25.3.1.
- Bin üç yüz elli senedir, Kur’ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. – Sözler 25.2.3.1.
- Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma. – Sözler 25.2.3.
- Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. – Sözler 25.2.2.10.
- “Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür.” Mücâdele Sûresi, 58:1. – Sözler 25.2.2.9.
