Sunulan metinler ve videolar, meleklerin varlığını, kâinattaki görevlerini ve yaratılışın manevi boyutunu Bediüzzaman Said Nursi’nin perspektifiyle ele almaktadır.
Evrendeki her varlığın kendine has bir tesbihat ve ibadet halinde olduğu belirtilirken, şuursuz maddelerin bu vazifelerini bilinçli bir şekilde temsil eden müekkel meleklerin gerekliliği vurgulanmaktadır.
Melekler, insandan farklı olarak hiçbir şahsi menfaat gözetmeden yalnızca İlahi emirlere itaat eden ve bu hizmetten manevi bir lezzet alan elçiler olarak tanımlanır.
Metin, hadislerdeki çok başlı veya çok dilli melek tasvirlerinin aslında külli ve muazzam fıtri vazifelerin birer işareti olduğunu izah etmektedir.
Son bölümde ise Kur’an ayetlerine atıf yapılarak, meleklerin ve cinlerin İlahi saltanatın memurları olarak hakikatleri ortaya konulmaktadır.
Bu eser, maddi alemin arkasındaki manevi intizamı akli ve nakli delillerle açıklamayı amaçlar.
Gemini Notebook
YİRMİ DOKUZUNCU SÖZ
MELEKLER VE GAYB ÂLEMİ
Dördüncü Esas — Kâinatın Hayat Dolu Düzeninde Melekler
Ya kâinat, bizim düşündüğümüzden çok daha canlıysa?
Dikkatle bakın.
Bir çiçek, yalnızca bir çiçek değildir.
İçinde hayranlık uyandıran bir güzellik düzeni taşır.
Varlığının kendisi âdeta konuşur.
Kendisinin ötesine işaret eder.
Ve varlığının diliyle Yaratıcısını över.
Şimdi bir bahçeye bakın.
Tek bir çiçeğin kendine ait bir amacı vardır.
Fakat bahçenin daha büyük bir amacı vardır.
Bahçe, sanki tek ve büyük bir çiçeğe dönüşür.
Renkleri.
Uyumu.
İçindeki sayısız hayat biçimi.
Hepsi birlikte, evrensel bir tesbih ve övgü vazifesi görür.
Aynı şey bir ağaç için de geçerlidir.
Bir meyve ortaya çıkar.
Bir çiçek açar.
Bir yaprak gelişir.
Her birinin kendine ait bir görevi vardır.
Fakat ağacın tamamı daha büyük bir hizmet gerçekleştirir.
Sanki tek ve canlı bir ilan hâline gelir.
Ve bu düzen devam eder.
Gökyüzü de aynı şekilde düşünülebilir.
Güneş.
Ay.
Yıldızlar.
Sonsuz genişliklerde hareket eden sayısız dünya.
Her biri bir kelime gibidir.
Ve hep birlikte, devasa bir kozmik ifade oluştururlar.
Bir düzen ilanı.
Bir güzellik ilanı.
Bir kudret ilanı.
Bu bakış açısına göre, cansız görünen şeyler bile amaçsız değildir.
Madde sessiz görünebilir.
Şuursuz.
Hareketsiz.
Fakat olağanüstü bir düzenin içinde yer alır.
Her şey bir vazife yerine getirir.
Her şey daha büyük bir uyuma katkıda bulunur.
Ve bu anlayışa göre melekler, yaratılışın bu gizli boyutuyla bağlantılıdır.
Onlar, kâinatın ifade ettiği kulluğu ve tesbihi temsil ederler.
Bir anlamda, görünen varlıkların gayb âlemindeki karşılıkları gibidirler.
Kâinat, devasa bir saray gibidir.
Ve bu sarayın içinde birçok farklı hizmetkâr türü vardır.
Bitkiler ve cansız varlıklar, farkında olmadan vazifelerini yerine getirirler.
Hayvanlar, tam olarak anlamadan daha geniş amaçlara hizmet ederler.
Fakat insan, yaratılışın ardındaki amacı fark edebilir.
Anlayabilir.
Seçebilir.
Ve bilinçli bir şekilde karşılık verebilir.
Fakat başka bir varlık düzeni daha vardır.
Maddî arzulardan uzak varlıklar.
Maddî karşılıklardan uzak varlıklar.
Onlar için en büyük ödül, Yaratıcılarına yakınlıktır.
O’nun emri.
O’nun ilgisi.
O’nun lütfu.
O’nun huzuru.
Onların ibadeti, onların sevincidir.
Hizmetleri, onların kemalidir.
Allah ile bağları ise onların gerçek doyumudur.
Görevleri birbirinin aynısı değildir.
Nasıl büyük bir devletin birçok makamı ve birçok görevlisi varsa, kâinatta da farklı hizmet alanları vardır.
Her birinin kendine ait bir görevi vardır.
Her birinin kendine ait bir tesbih şekli vardır.
Rivayetlerde, büyük meleklerden Mikâil’in yeryüzündeki varlıklarla özel bir bağlantısı olduğu anlatılır.
Yeryüzünde gerçekleşen geniş kapsamlı hayat süreçleriyle ilişkilendirilir.
Hayvanların da kendilerine tayin edilmiş manevî koruyucuları olduğu anlatılır.
Farklı âlemler.
Farklı görevler.
Farklı hizmet biçimleri.
Fakat hepsi tek bir büyük düzenin parçasıdır.
Bu anlayış, Hz. Muhammed’in öğretilerinde meleklerin neden böylesine olağanüstü biçimlerde tasvir edildiğini anlamamıza yardımcı olur.
Bir rivayette, çok büyük sayıda başları bulunan meleklerden söz edilir.
Her baş.
Birçok ağız.
Ve her ağız.
Birçok dil.
Hepsi Allah’ı farklı şekillerde tesbih eder.
Bu tasviri kelimesi kelimesine düşündüğümüzde, ortaya muazzam bir görüntü çıkar.
Fakat bu görüntünün altında daha derin bir anlam vardır.
Meleklerin ibadeti sonsuz genişliktedir.
Düzenlidir.
Kapsamlıdır.
Ve bizim sıradan algımızın ötesindedir.
Dünyayı düşünün.
Uzaydan bakıldığında, tek bir dünya gibi görünür.
Tek bir canlı sistem.
Fakat onun içinde sayısız hayat biçimi vardır.
Ormanlar.
Okyanuslar.
Dağlar.
Hayvanlar.
Bitkiler.
Milyonlarca, hatta milyarlarca ayrı faaliyet.
Her biri daha büyük bütüne katkıda bulunur.
Bu anlamda Dünya’nın kendisi, sayısız övgü dili taşıyor gibi düşünülebilir.
Ve onunla ilişkili olan melek, bu büyük evrensel anlamın gayb âlemindeki temsilcisi gibidir.
Doğada bulunan bir örnek, bu düşünceyi daha da çarpıcı hâle getirir.
Bir badem ağacını düşünün.
Tek bir ağacın onlarca büyük dalı olabilir.
Her dal daha küçük dallara ayrılır.
Bu dallar çiçekleri taşır.
Ve her çiçeğin içinde kendine özgü, son derece karmaşık bir yapı vardır.
Katman üzerine katman.
Desen üzerine desen.
Düzen içinde düzen.
Güzellik içinde güzellik.
Ve her ayrıntı, daha büyük bir anlama işaret eder.
Bunun üzerine şu soru ortaya çıkar:
Böylesine karmaşık ve sayısız vazifeyi gerçekleştiren bir ağaç…
acaba kendisine tayin edilmiş hiçbir manevî temsilci olmadan var olabilir mi?
Bütün bu düzen…
daha derin bir boyut olmadan var olabilir mi?
Mümin için cevap hayırdır.
Görünen dünya, hikâyenin tamamı değildir.
O yalnızca yüzeydir.
Görünen şeklin ardında başka bir boyut vardır.
Bir anlam boyutu.
Bir ibadet boyutu.
Normalde göremediğimiz varlıkların yaşadığı bir boyut.
Ve şimdi…
görünenin ötesine bakmaya davet ediliyoruz.
Kur’an’ın kapılarını açmaya.
Meleklerin uzak ve soyut fikirler olmadığı…
canlı bir kozmik düzenin parçası oldukları bir âleme girmeye.
Kur’an onlardan söz eder.
Hareketlerini anlatır.
İtaatlerini.
Görevlerini.
İbadetlerini.
Onları yalnızca ilahî emirle hareket eden kullar olarak tanımlar.
Kendi başlarına hareket etmezler.
İsyan etmezler.
Kendilerine emredileni yerine getirirler.
Kur’an şöyle buyurur:
“O’na hamd ile tesbih ederiz.
Onlar ancak ikram olunmuş kullardır.
O konuşmadan önce söz söylemezler.
Ve O’nun emriyle hareket ederler.”
Bu sözler güçlü bir tablo ortaya koyar.
İtaatle dolu bir kâinat.
Hizmetle dolu bir kâinat.
Sayısız varlığın görevlerini yerine getirdiği bir kâinat…
İnsan gözleri onları göremese bile.
Sonra başka bir gaybî varlık topluluğu daha vardır.
Cinler.
Kur’an, onlardan bir grubun vahyi dinlediğini bildirir.
Tilaveti işitirler.
Onun hidayetini fark ederler.
Ve karşılık verirler.
Hayranlık uyandıran bir Kur’an dinlediklerini söylerler.
Doğruya yönlendiren bir tilavet.
Ve ona iman ederler.
Rablerine hiçbir şeyi ortak koşmayı reddederler.
Böylece Kur’an başka bir kapı daha açar.
Madde dünyasının ötesine.
Duyularımızın normalde bize gösterdiğinin ötesine.
Meleklerin dünyasına.
Cinlerin dünyasına.
Gaybî gerçekliklerin dünyasına.
Belki de kâinat aslında sessiz değildir.
Belki de sessizlik, yalnızca bizim sınırlılığımızdır.
Belki her yıldız…
her okyanus…
her ağaç…
her canlı…
daha büyük bir düzenin parçasıdır.
Gözlemleyebildiğimiz…
fakat tamamını göremediğimiz bir düzen.
Ve belki görünen kâinatın ötesinde…
Yaratıcısını sürekli tesbih eden bir âlem vardır.
Varlıkları gözlerimizden gizlenmiş…
fakat varlıklarının amacı, yaratılışın anlamıyla derinden bağlantılı olan bir âlem.
Görünen dünya yalnızca başlangıç olabilir.
Gayb âlemi…
sandığımızdan çok daha yakın olabilir.
ChatGPT
Orijinal Metin ve videolar
SORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmidokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.
…
Birinci Maksad
Melaikenin tasdiki imanın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte-i esasiye vardır.
…
Dördüncü Esâs
Şu kâinatın mevcudatına nazar-ı dikkatle bakılsa görünür ki: Cüz’iyat gibi külliyatın dahi birer şahs-ı manevîsi vardır ki, birer vazife-i külliyesi görünüyor. Onda bir hizmet-i külliye görünüyor. Meselâ: Bir çiçek, kendince bir nakş-ı san’atı gösterip, lisan-ı haliyle esma-i Fâtır’ı zikrettiği gibi; küre-i arz bahçesi dahi, bir çiçek hükmündedir. Gayet muntazam küllî vazife-i tesbihiyesi vardır. Nasılki bir meyve, bir intizam içinde bir ilânatı, tesbihatı ifade ediyor. Öyle de: Koca bir ağacın heyet-i umumiyesiyle gayet muntazam bir vazife-i fıtriyesi ve ubudiyeti vardır. Nasıl bir ağaç yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimatı ile bir tesbihatı var. Öyle de: Koca semavat denizi dahi, kelimatı hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve ayları ile Fâtır-ı Zülcelal’ine tesbihat yapar ve Sâni’-i Zülcelal’ine hamd eder ve hâkeza… Mevcudat-ı hariciyenin herbiri, sureten camid, şuursuz iken, gayet hayatkârane ve şuurdarane vazifeleri ve tesbihatları vardır. Elbette nasıl melaikeler bunların âlem-i melekûtta mümessilidirler, tesbihatlarını ifade ederler; bunlar dahi âlem-i mülk ve âlem-i şehadette o melaikelerin timsalleri, haneleri, mescidleri hükmündedirler.
Yirmidördüncü Söz’ün Dördüncü Dalında beyan edildiği gibi; şu saray-ı âlemin Sâni’-i Zülcelal’i, o saray içinde istihdam ettiği dört kısım amelenin birincisi: Melaike ve ruhanîlerdir. Madem nebatat ve cemadat bilmeyerek ve bir bilenin emrinde gayet mühim ücretsiz hidemattadırlar. Ve hayvanat, bir ücret-i cüz’iye mukabilinde bilmeyerek gayet küllî maksadlara hizmet ediyorlar. Ve insan, müeccel ve muaccel iki ücret mukabilinde o Sâni’-i Zülcelal’in makasıdını bilerek tevfik-i hareket etmek ve herşeyde nefislerine de bir hisse çıkarmak ve sair hademelere nezaret etmek ile istihdam edilmeleri, bilmüşahede görünüyor. Elbette dördüncü kısım, belki en birinci kısım olan hizmetkârlar, ameleler bulunacaktır.
Hem insana benzer ki, o Sâni’-i Zülcelal’in makasıd-ı külliyesini bilir bir ubudiyet ile tevfik-i hareket ederler. Hem insanın hilafına olarak hazz-ı nefisten ve cüz’î ücretlerden tecerrüd ederek yalnız Sâni’-i Zülcelal’in nazarı ile, emri ile, teveccühü ile, hesabı ile, namı ile ve kurbiyetiyle ihtisas ile ve intisab ile hasıl ettikleri lezzet ve kemal ve zevk ve saadeti kâfi görüp, hâlisen muhlisen çalışıyorlar. Cinslerine göre kâinattaki mevcudatın enva’ına göre vazife-i ibadetleri tenevvü’ ediyor. Bir hükûmetin muhtelif dairelerde, muhtelif vazifedarları gibi, saltanat-ı rububiyet dairelerinde vezaif-i ubudiyeti ve tesbihatı öyle tenevvü’ ediyor. Meselâ: Hazret-i Mikâil, yeryüzü tarlasında ekilen masnuat-ı İlahiyeye Cenab-ı Hakk’ın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle bir nâzır-ı umumî hükmündedir. (Tabir caiz ise) umum çiftçi-misal melaikelerin reisidir. Hem Fâtır-ı Zülcelal’in izniyle, emriyle, kuvvetiyle, hikmetiyle umum hayvanatın manevî çobanlarının reisi, büyük bir melek-i müekkeli vardır. İşte madem şu mevcudat-ı hariciyenin, her birisinin üstünde, birer melek-i müekkel var olmak lâzım gelir. Tâ ki o cismin gösterdiği vezaif-i ubudiyet ve hidemat-ı tesbihiyesini âlem-i melekûtta temsil etsin, dergâh-ı uluhiyete bilerek takdim etsin. Elbette Muhbir-i Sadık’ın rivayet ettiği, melaikeler hakkındaki suretler gayet münasibdir ve makuldür.
Meselâ: Ferman etmiş ki: “Bazı melaikeler bulunur, kırk başı veya kırkbin başı var. Her başta kırkbin ağzı var, herbir ağızda kırkbin dil ile, kırkbin tesbihat yapar.” Şu hakikat-i hadîsiyenin bir manası var, bir de sureti var.
Manası şudur ki: Melaikenin ibadatı, hem gayet muntazamdır, mükemmeldir, hem gayet küllîdir, geniştir.
Ve şu hakikatın sureti ise şudur ki: Bazı büyük mevcudat-ı cismaniye vardır ki, kırkbin baş, kırkbin tarz ile vezaif-i ubudiyeti yapar. Meselâ: Sema güneşlerle, yıldızlarla tesbihat yapar. Zemin tek bir mahluk iken, yüzbin baş ile, her başta yüzbinler ağız ile, her ağızda yüzbinler lisan ile vazife-i ubudiyeti ve tesbihat-ı Rabbaniyeyi yapıyor. İşte küre-i arza müekkel melek dahi, âlem-i melekûtta şu manayı göstermek için öyle görülmek lâzımdır. Hattâ ben, mutavassıt bir badem ağacı gördüm ki: Kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım, kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım, kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar-ı hikmetle dikkat ettim, herbir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve san’atları gördüm ki; herbiri Sâni’-i Zülcelal’in ayrı ayrı birer cilve-i esmasını ve birer ismini okutturuyor. İşte hiç mümkün müdür ki, şu badem ağacının Sâni’-i Zülcelal’i ve Hakîm-i Zülcemal’i, bu camid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun manasını bilen, ifade eden, kâinata ilân eden, dergâh-ı İlahiyeye takdim eden, ona münasib ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin?
Ey arkadaş! Şuraya kadar beyânâtımız, kalbi kabûle ihzar etmek ve nefsi teslîmemecbur etmek ve aklı iz’âna getirmek için birmukaddime idi. Eğer o mukaddimeyi birderece fehmettin ise, melâikelerle görüşmekistersen hazır ol. Hem evhâm‑ı seyyiedentemizlen. İşte Kur’ân âlemi, kapıları açıktır. İşte Kur’ân cenneti
مُفَتَّحَةُ الْاَبْوَابِ “müfettehatü’l-ebvab”
Kapıları açık
gir bak. Melâikeyi o Cennet‑i Kur’âniye içinde güzel bir sûrette gör. Herbir âyet‑i tenzîl, birer menzildir.
İşte şu menzillerden bak:
وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا ❋ فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا ❋ وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا ❋ فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا ❋ فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا
Yemin olsun peş peşe gönderilen meleklere; ve rüzgâr gibi esip her tarafa yayılanlara; ve bulutları yeryüzüne dağıtanlara; ve hak ile bâtılı ayıranlara; ve peygamberlere vahiy getirenlere.
ayet – Mürselât Sûresi, 77:1-5
وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا ❋ وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا ❋ وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا ❋ فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا ❋ فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا
Yemin olsun kâfirin ruhunu tâ derinliklerinden şiddetle söküp alanlara; ve mü’minin ruhunu kolaylıkla alanlara; ve suda yüzercesine gökten inenlere; ve Allah’ın emrini yerine getirmek için yarışanlara; ve emrolundukları işi tanzim ve tedbir edenlere.
ayet – Nâziât Sûresi, 79:1-5
تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ
Melekler ve Cebrâil o gecede Rablerinin izniyle yeryüzüne iner.
ayet – Kadir Sûresi, 97:4
عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
O ateşin başında, Allah’ın emrine karşı gelmeyen ve verilen emri yerine getiren haşîn ve şiddetli melekler vardır.
Tahrîm Sûresi, 66:6
Hem dinle:
سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ ❋ لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ
O, evlât edinmekten ve her türlü kusurdan münezzehtir. Melekler ise, Allah’ın ikramda bulunduğu kullardır. Allah emretmedikçe bir söz söylemezler; ancak Onun emriyle hareket ederler.
Enbiyâ Sûresi, 21:26-27
senâlarını işit.
Eğer cinnîlerle görüşmek istersen
قُلْ اُو۫حِيَ اِلَىَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ
De ki: Cinlerden bir topluluğun Kur’ân’ı dinledikleri bana vahyolundu.
Cin Sûresi, 72:1
sûrlu sûreye gir, onları gör, dinle ne diyorlar. Onlardan ibret al. Bak, diyorlar ki:
اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا ❋ يَهْد۪ٓي اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِه۪ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَٓا اَحَدًا
Biz, doğru yola ileten harikulâde bir Kur’ân dinledik ve ona iman ettik. Biz Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.
Cin Sûresi, 72:1-2
KAYNAKLAR
Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 512, email: syesilova72@gmail.com
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – Birinci Maksad – Dördüncü Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmidokuzuncu-soz-birinci-maksad#4163
https://erisale.com/#content.tr.1.690
https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-dokuzuncu-soz/691








Pozitif sayı > Negatif sayı