Ruhun Canlılığı ve Meleklerin Varlığı
Bu metin ve videolar, varlığın temel direği olan hayatın mahiyetini ve bu hayat enerjisinin kaçınılmaz bir sonucu olarak meleklerin mevcudiyetini mantıksal bir çerçevede ele almaktadır.
Müellif, hayatın maddeye bağımlı olmadığını, aksine maddenin hayat ve ruh ile anlam kazanan geçici bir kabuk hükmünde olduğunu savunur.
En küçük canlılarda bile görülen harika şuur ve ilişkiler ağı, kainatın genelinde çok daha kapsamlı bir manevi yaşamın var olması gerektiğini ispatlar.
Yazara göre, cansız görünen devasa gök cisimleri ve uzay boşluğu, kendi doğalarına uygun zîşuur sakinlerle yani melekler ve ruhanilerle doludur.
Görme duyumuzun sınırlı olması, bu nurani varlıkların yokluğuna delil olamayacağı gibi, evrendeki mükemmel nizam da bu manevi varlıkların kabulünü zorunlu kılar.
Özetle eser, hayatın madde üzerindeki üstünlüğünü vurgulayarak meleklerin varlığını akli ve nakli delillerle temellendirmektedir.
Notebook Gemini
Semavî Âlemler ve Canlı Kâinat
Yirmi Dokuzuncu Söz’den İlham Alan Bir Belgesel Anlatımı
Etrafınıza bakın.
Nereye dönerseniz dönün…
Hayat var.
Toprağın altında gizlenen en küçük tohumdan…
Okyanusları aşan en büyük canlılara kadar…
Hayat, dokunduğu her şeyi dönüştürür.
Hayat olmasaydı,
kâinat, sessiz maddeden ibaret bir yerden çok daha fazlası olmazdı.
Hayat anlam verir.
Hayat amaç kazandırır.
Hayat, varlığın kendisini uyandırır.
Bir dağ milyonlarca yıl boyunca dimdik durabilir;
heybetli ve görkemli…
Fakat hayat olmadan,
tek başına kalır…
habersiz…
yaratılışın geri kalanından kopuk.
Şimdi neredeyse görünmez bir şeyi düşünün.
Küçücük bir arıyı…
Canlandığı anda,
dünya ile olağanüstü bir ilişkiye girer.
Çiçekler onun dostları olur.
Yeryüzü onun bahçesine dönüşür.
Mevsimler onun yolculuğunun bir parçası hâline gelir.
Boyutu küçük olsa da,
hayatın hayranlık verici büyük ağına aittir.
İşte hayatın mucizesi budur.
Bağlar.
Birleştirir.
Ortaya çıkarır.
Ve eğer hayat en küçük bir canlıda bile böylesine büyük işler yapabiliyorsa…
Bilinç sahibi bir insanda neler gerçekleştirebilir?
İnsan bilinci, bedenin sınırlarının çok ötesine ulaşır.
Düşünceyle,
hafızayla,
hayal gücüyle
ve ruhuyla…
Ayaklarımızın hiç basmadığı yerlere yolculuk ederiz.
Uzak galaksiler üzerine düşünürüz.
Sonsuzluğu sorgularız.
Gözlerimizin göremediği şeylerin ötesinde anlam ararız.
Belki de bu yetenek,
daha büyük bir hakikate işaret etmektedir…
Öyle bir hakikate ki;
bilinç bir tesadüf değil,
bir işarettir.
Varlığın kendisinin canlı olduğuna dair bir işaret…
Şimdi gözlerinizi gökyüzüne kaldırın.
Yüzyıllar boyunca,
insanlar gece göğüne baktılar
ve orada sonsuz bir boşluk hayal ettiler.
Fakat gerçekten gördüğümüz şey boşluk mudur?
Sayısız âlem içinde küçük bir gezegen olan dünyamız,
canlılarla dolup taşmaktadır.
Yeryüzünün her köşesi,
en derin okyanuslardan
çıplak gözle görülemeyen mikroskobik dünyalara kadar,
hayatla kaynamaktadır.
Eğer bu küçük gezegen,
böylesine olağanüstü bir zenginlikle doldurulmuşsa…
Sonsuz gibi görünen gökler tamamen boş olabilir mi?
Akıl bunun aksini düşündürür.
Nasıl ki balıklar deniz için,
kuşlar gökyüzü için yaratılmışsa…
Yıldızlara uygun yaratılmış varlıklar da olabilir mi?
Dünyaya değil,
ışık âlemlerine uygun varlıklar…
Görünen kâinat,
çok daha büyük bir yaratılışın yalnızca bir bölümü olabilir.
Hayatın,
bugünkü anlayışımızın ötesinde şekillerde var olduğu bir yaratılış…
Tarih boyunca,
vahye dayanan kutsal metinler böyle varlıklardan söz etmiştir.
Melekler…
Manevî varlıklar…
Sıradan insan algısının ötesindeki boyutlara ait elçiler…
Bunlar akla aykırı oldukları için değil…
Çünkü gerçeklik,
yalnızca gözün ölçebildiğinden çok daha geniş olduğu için…
Sonuçta,
görmemek,
yokluğun hiçbir zaman kanıtı değildir.
İnsanlık mikroskobik hayatı keşfetmeden çok önce,
o zaten vardı.
Görünmeyen,
her zaman oradaydı.
Keşfedilmeyi bekliyordu.
Belki de görünmeyen âlemler için de aynı durum geçerlidir.
Belki kâinat,
hayal ettiğimizden çok daha zengin,
çok daha kalabalık
ve çok daha canlıdır.
Maddî âlem,
varlığın temeli olmayabilir…
Belki sadece onun dış yüzüdür.
Onun altında daha derin bir gerçeklik vardır.
Hayat.
Ruh.
Bilinç.
Bunlar yalnızca maddenin ürünleri değildir.
Onlar,
maddeye anlam kazandıran güçlerdir.
Yaratılışı daha derin inceledikçe,
düzen,
hikmet
ve hayranlık uyandıran bir uyum keşfederiz.
Hiçbir şey terk edilmiş görünmez.
Hiçbir şey tesadüfî değildir.
Varlığın her seviyesi,
bir hikmete işaret eder.
Eğer hikmet görünen dünyayı dolduruyorsa…
Neden gökyüzünün sınırında sona ersin?
Belki de gökler aslında sessiz değildir.
Belki onlar canlıdır…
Kendilerine uygun yaratılmış,
semavî yurtlarında bulunan varlıklarla doludur.
Hayatsız bir kâinat,
eksik kalırdı.
Fakat görünen ve görünmeyen hayatlarla dolu bir kâinat…
çok daha büyük bir sanat eseri hâline gelir.
Bizi yıldızların ötesine bakmaya davet eden…
ve gözlerimizden hâlâ gizli kalan
ne büyük hakikatlerin,
ne yüce gerçekliklerin
var olduğunu düşünmeye çağıran bir eser…
ChatGPT
ORİJİNAL METİN VE VİDEOLAR
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmidokuzuncu Söz
Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre dairdir.
…
Birinci Maksad
Melaikenin tasdiki imanın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte-i esasiye vardır.
Birinci Esas
Vücudun kemali, hayat iledir. Belki vücudun hakikî vücudu, hayat iledir. Hayat, vücudun nurudur. Şuur, hayatın ziyasıdır. Hayat, herşeyin başıdır ve esasıdır. Hayat, herşeyi herbir zîhayat olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyaya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki: “Şu bütün eşya, malımdır. Dünya, hanemdir. Kâinat, mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.” Nasılki ziya ecsamın görülmesine sebebdir ve renklerin -bir kavle göre- sebeb-i vücududur. Öyle de: Hayat dahi, mevcudatın keşşafıdır. Keyfiyatın tahakkukuna sebebdir. Hem cüz’î bir cüz’ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri bir cüz’e sığıştırmaya sebebdir. Ve hadsiz eşyayı, iştirak ve ittihad ettirip bir vahdete medar, bir ruha mazhar yapmak gibi, kemalât-ı vücudun umumuna sebebdir. Hattâ hayat, kesret tabakatında bir çeşit tecelli-i vahdettir ve kesrette ehadiyetin bir âyinesidir. Bak hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa yetimdir, garibdir, yalnızdır. Münasebeti yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka kâinatta ne varsa, o dağa nisbeten madumdur. Çünki ne hayatı var ki, hayat ile alâkadar olsun; ne şuuru var ki, taalluk etsin. Şimdi bak küçücük bir cisme, meselâ balarısına. Hayat ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebet tesis eder ki, bütün kâinatla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebatatlarıyla öyle bir ticaret akdeder ki, diyebilir: “Şu arz, benim bahçemdir, ticarethanemdir.”
İşte zîhayattaki meşhur havâss-ı zahire ve bâtına duygularından başka, gayr-ı meş’ur saika ve şaika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser enva’ıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübadele ve tasarrufa sahib olur. İşte en küçük zîhayatta hayat böyle tesirini gösterse, elbette hayat tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; hayatın ziyası olan şuur ile, akıl ile bir insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat kendi aklı ile avalim-i ulviyede ve ruhiyede ve cismaniyede gezer. Yani, o zîşuur ve zîhayat manen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuurun mir’at-ı ruhuna misafir olup, irtisam ve temessül ile geliyorlar. Hayat, Zât-ı Zülcelal’in en parlak bir bürhan-ı vahdeti ve en büyük bir maden-i nimeti ve en latîf bir tecelli-i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezih-i san’atıdır. Evet, hafî ve dakiktir. Çünki enva’-ı hayatın en ednası olan hayat-ı nebat ve o hayat-ı nebatın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv ü nema bulması, o derece zahir ve kesrette ve mebzuliyette, ülfet içinde, zaman-ı Âdem’den beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakikatı, hakikî olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş.
Hem hayat, o kadar nezih ve temizdir ki; iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbabın perdesini vaz’etmeyerek, doğrudan doğruya mübaşeret ediyor. Fakat, sair şeylerdeki umûr-u hasiseye ve kudretin izzetine uygun gelmeyen nâpâk keyfiyat-ı zahiriyeye menşe’ olmak için esbab-ı zahiriyeyi perde etmiştir.
Elhasıl:
Denilebilir ki; hayat olmazsa vücud vücud değildir, ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur.
Mademki hayat ve şuur, bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor. Madem şu bîçare perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesaba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sadık bir hads ile ve kat’î bir yakîn ile hükmolunur ki; şu kusûr-u semaviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasib zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nurani sekeneler bulunur. Nâr nuru yakmaz, belki ateş ışığa meded verir.
Madem kudret-i ezeliye bilmüşahede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîruhu halkeder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesifeyi, hayat vasıtasıyla madde-i latîfeye çevirir ve nur-u hayatı herşeyde kesretle serpiyor ve şuur ziyasıyla ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette o Kadîr-i Hakîm bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle; nur gibi, esîr gibi ruha yakın ve münasib olan sair seyyalat-ı latîfe maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, camid bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ manalardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halkeder ki; hayvanatın pekçok muhtelif ecnasları gibi pekçok muhtelif ruhanî mahlukları, o seyyalat-ı latîfe maddelerinden halkeder. Onların bir kısmı melaike, bir kısmı da ruhanî ve cin ecnaslarıdır.
Melaikelerin ve ruhanîlerin kesretle vücudlarını kabul etmek ne derece hakikat ve bedihî ve makul olduğunu ve Kur’anın beyan ettiği gibi onları kabul etmeyen, ne derece hilaf-ı hakikat ve hilaf-ı hikmet bir hurafe, bir dalalet, bir hezeyan, bir divanelik olduğunu şu temsile bak, gör: İki adam; biri bedevi, vahşi; biri medenî, aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medenî muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye, bir fabrikaya rastgeliyorlar. Görüyorlar ki, o hane; amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acib bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hanenin etrafı da zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medar-ı taayyüşü ve hususî şerait-i hayatiyeleri vardır ki, onların bir kısmı âkilü’n-nebattır, yalnız nebatat ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkilü’s-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hali görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki, uzakta binler müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs’atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyahut göz zaîfliğiyle veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle; o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hanedeki şerait-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O vahşi bedevi, hiç şehir görmemiş adam, bu esbaba binaen görünmediklerinden ve buradaki şerait-i hayat orada bulunmadığından der: “O saraylar sekenelerden hâlîdir, boştur, zîruh içinde yoktur.” der, vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht, şu hakir, küçük haneyi görüyorsun ki, zîruh ile, amelelerle doldurulmuş ve biri var ki, bunları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hane etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat ve zîruh ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki: Şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyinatın, şu san’atlı sarayların onlara münasib âlî sekeneleri bulunmasın? Elbette o saraylar, umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerait-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut gözünün kabiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile sana görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz.
Adem-i rü’yet, adem-i vücuda delalet etmez. Görünmemek, olmamağa hüccet olamaz.
İşte şu temsil gibi, ecram-ı ulviye ve ecsam-ı seyyare içinde küre-i arzın hakaret ve kesafeti ile beraber bu kadar hadsiz zîruhların, zîşuurların vatanı olması ve en hasis ve en müteaffin cüz’leri dahi, birer menba-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynat olması, bizzarure ve bilbedahe ve bittarîkı’l-evlâ ve bilhadsi’s-sadık ve bilyakîni’l-kat’î delalet eder, şehadet eyler, ilân eder ki:
Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat, burçlarıyla, yıldızlarıyla zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sair seyyalat-ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuurlara, Şeriat-ı Garra-yı Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, “Melaike ve cânn ve ruhaniyattır” der, tesmiye eder. Melaikenin ise, ecsamın muhtelif cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi, onların da pekçok ecnas-ı muhtelifeleri vardır.
Şu nükte-i esasiyenin hâtimesi:
Bittecrübe, madde asıl değil ki, vücud ona müsahhar kalsın ve tâbi’ olsun. Belki madde, bir mana ile kaimdir. İşte o mana, hayattır, ruhtur. Hem bilmüşahede madde, mahdum değil ki herşey ona irca’ edilsin. Belki hâdimdir, bir hakikatın tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatın esası da ruhtur.
Bilbedahe madde hâkim değil ki, ona müracaat edilsin, kemalât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur, şuurdur.
Hem bizzarure madde lüb değil, esas değil, müstekar değil ki, işler ve kemalât ona takılsın, ona bina edilsin; belki yarılmağa, erimeğe, yırtılmağa müheyya bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir surettir.
Görülmüyor mu ki: Gözle görülmeyen hurdebînî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki, arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hal gösteriyor ki; maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor.
İşte hiç mümkün müdür ki: Bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve ruhun tereşşuhatı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın, zîruh ve zîşuurlarla dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki: Şu maddiyat ve âlem-i şehadetteki mananın ve ruhun ve hayatın ve hakikatın şu hadsiz tereşşuhatı ve lemaat ve semeratının menabii, yalnız maddeye ve maddenin hareketine irca’ edilip izah edilsin. Hâşâ ve kat’â ve aslâ! Bu hadsiz tereşşuhat ve lemaat gösteriyor ki: Şu âlem-i maddiyat ve şehadet ise, âlem-i melekût ve ervah üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.
KAYNAKLAR
Cep telefonu: Risale-i Nur Okuma Programı 2.1.0, Sözler – 506, email: syesilova72@gmail.com
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi dokuzuncu Söz – Bekâ-i Rûh ve Melâike ve Haşre Dairdir – Birinci Maksad – Birinci Esas, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://beta.erisale.com/tr/sozler/yirmidokuzuncu-soz-birinci-maksad#4110
https://erisale.com/#content.tr.1.681
https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-dokuzuncu-soz/681





Pozitif sayı > Negatif sayı



