
Kur’an: Söz ve Güç
Bu metin, Kur’an-ı Kerim’in belâgat ve üslubunun diğer insan kelamlarıyla kıyaslanamaz bir ulviyete sahip olduğunu temellendirmektedir.
Bir sözün gücünün sadece söylendiği mekâna değil; söyleyene, muhataba, maksada ve makama bağlı olduğu vurgulanarak ilahi beyanın bu dört kaynaktaki eşsizliği açıklanmaktadır.
Yaratıcı’nın kudret ve iradesini barındıran emirleri, insanın aciz temennilerinden doğan ifadeleriyle karşılaştırılarak Kur’an’ın müessiriyeti ortaya konmaktadır.
Özellikle doğa olayları ve haşrin ispatı üzerinden verilen örneklerle, kavl ile fiilin nasıl birleştiği ve ilahi sanatın beyandaki ihtişamı gösterilmektedir.
Sonuç olarak eser, Kur’an’ın her cümlesinin hakiki bir mülk sahibinin icraatını tasvir eden sarsılmaz bir kuvvet taşıdığını ispat etmektedir.
NotebookLM
https://dersdunyasi.net/wp-content/uploads/2025/12/Kelamin_Zirvesi.pdf
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
İkinci Şule
İkinci Şulenin Üç Nuru var.
…
İKİNCİ ŞULENİN ÜÇÜNCÜ NURU
Şudur ki: Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma.
Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır. Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, Kur’ân’ın derece-i belâğati, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet, madem kelâm, mütekellime bakıyor. Eğer o kelâm emir ve nehiy ise, mütekellimin derecesine göre irade ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukavemetsûz olur, maddî elektrik gibi tesir eder; kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezayüd eder.
Meselâ
يَۤا اَرْضُ ابْلَعِى مَۤاءَكِ وَيَاسَمَۤاءُ اَقْلِعِى
1
yani “Yâ arz! Vazifen bitti; suyunu yut. Yâ semâ! Hâcet kalmadı; yağmuru kes.” Meselâ
فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَالَتَۤا اَتَيْنَا طَۤائِعِينَ
2
yani “Yâ arz, yâ semâ! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz. Ademden çıkıp, vücutta meşhergâh-ı san’atıma geliniz’ dedi. Onlar da: “Biz kemâl-i itaatle geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi Senin kuvvetinle göreceğiz.” İşte, kuvvet ve iradeyi tazammun eden hakikî ve nâfiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak. Sonra insanların
اُسْكُنِى يَۤا اَرْضُ وَانْشَقِّى يَا سَمَۤاءُ وَقُومِۤى اَيَّتُهَا الْقِيٰمَةُ
3
gibi suret-i emirde cemâdâta hezeyanvâri muhaveresi, hiç o iki emre kabil-i kıyas olabilir mi? Evet, temennîden neş’et eden arzular ve o arzulardan neş’et eden fuzuliyâne emirler nerede, hakikat-i âmiriyetle muttasıf bir âmirin iş başında hakikat-i emri nerede? Evet, emr-i nâfiz, büyük bir âmirin mutî ve büyük bir ordusuna “Arş!” emri nerede? Ve şöyle bir emir, âdi bir neferden işitilse, iki emir sureten bir iken, mânen bir neferle bir ordu kumandanı kadar farkı var.
Dipnot-1
Hûd Sûresi, 11:44.
Dipnot-2
Fussilet Sûresi, 41:11.
Dipnot-3
Ey yer, sâkin ol; ey gök, yarıl; ey kıyamet, kop!
| adem: hiçlik, yokluk âdi: basit, sıradan âmir: emreden arş!: haydi! arz: yer cemâdat: cansızlar cihet: yön derece-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ) edip: edebiyatçı emr-i nâfiz: etkili, tesir gücü olan emir fuzuliyâne: lüzumsuzca hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hakikat-i âmiriyet: emredicilik gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i emr: gerçek emir (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hezeyanvâri: saçma sapan bir şekilde hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) | hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü cemâl: güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l) irade: dileme, tercih etme gücü (bk. r-v-d) kabil-i kıyas: kıyası mümkün kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m) kemâl-i itaat: tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme (bk. k-m-l) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) menba: kaynak meşhergâh-ı san’at: san’atın sergilendiği yer (bk. ṣ-n-a) muhatap: kendisine karşı konuşulan (bk. ḫ-ṭ-b) muhavere: karşılıklı konuşma mukavemetsûz: dirençsiz mutî: itaat eden | muttasıf: vasıflı mütekellim: konuşan (bk. k-l-m) nâfiz: etkili, hükmü geçen nefer: asker, er nehiy: yasak neş’et: meydana gelme, doğma nisbet: oran (bk. n-s-b) râm olmak: boyun eğmek semâ: gök (bk. s-m-v) suret-i emir: emir şekli (bk. ṣ-v-r) sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) şule: parıltı tabaka: derece tazammun: içine alma tazammun etmek: içine almak temennî: istek, dua tezâyüd: artma ulviyet: yücelik vücut: varlık (bk. v-c-d) |
Meselâ,
اِنَّمَۤا اَمْرُهُۤ اِذَۤا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
1
Hem meselâ,
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰۤئِكَةِ اسْجُدُوا ِلاٰدَمَ
2
Şu iki âyette iki emrin kuvvet ve ulviyetine bak, sonra beşerin emirler nev’indeki kelâmına bak. Acaba yıldız böceğinin güneşe nisbeti gibi kalmıyorlar mı? Evet, hakikî bir mâlikin iş başındaki bir tasviri ve hakikî bir san’atkârın işlediği vakit san’atına dair verdiği beyanatı ve hakikî bir mün’imin ihsan başında iken beyan ettiği ihsânâtı, yani, kavl ile fiili birleştirmek, kendi fiilini hem göze, hem kulağa tasvir etmek için şöyle dese: “Bakınız, işte bunu yaptım. Böyle yapıyorum. İşte bunu bunun için yaptım. Bu böyle olacak. Bunun için işte bunu böyle yapıyorum.” Meselâ,
اَفَلَمْ يَنْظُرُۤوا اِلَى السَّمَۤاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَالَهَا مِنْ فُرُوجٍ وَاْلاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِىَ وَاَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَۤاءِ مَۤاءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَاَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ
3
Kur’ân’ın semâsında, şu sûrenin burcunda parlayan yıldız-misal Cennet meyveleri gibi şu tasvirâtı, şu ef’alleri içindeki intizam-ı belâğatle çok tabaka delâilini zikredip, neticesi olan haşri كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ tabiriyle ispat edip, sûrenin başında haşri inkâr edenleri ilzam etmek nerede; insanların fuzuliyâne, onlarla teması az olan ef’alden bahisleri nerede? Taklit suretinde çiçek resimleri, hakikî,
Dipnot-1
“Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-2
“Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ dediğimizde…” Bakara Sûresi, 2:34.
Dipnot-3
“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl binâ edip süsledik ki, hiçbir gediği yoktur. • Yeryüzüne döşedik, onda sabit dağlar yarattık, onda her güzel çiftten bitkiler yeşerttik. • Hakka yönelen herbir kul için bunlar görüp ibret alınacak delillerdir. Gökten de bereketli bir su indirdik ve kullar için rızık olsun diye onunla bağları, daneli ekinleri, salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçlarını bitirdik. O suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte kabrinizden çıkışınız da böyle olacaktır.” Kaf Sûresi, 50:6-11.
| beşer: insan beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) delâil: deliller ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) fuzuliyâne: lüzumsuzca hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) ihsanât: ihsanlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n) | ilzam: susturma inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) intizam-ı belâğat: belâğatin intizam ve düzenliliği (bk. n-ẓ-m; b-l-ğ) kavl: söz kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m) mâlik: sahip (bk. m-l-k) mün’im: nimet verici (bk. n-a-m) netice: sonuç nev’: tür, çeşit nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b) | semâ: gök; yücelik (bk. s-m-v) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)tabir: ifade (bk. a-b-r) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) tasvirât: tasvirler, anlatımlar (bk. ṣ-v-r) ulviyet: yücelik yıldız-misal: yıldız gibi (bk. m-s̱-l) zikretmek: anmak, belirtmek |
hayattar çiçeklere nisbeti derecesinde olamaz! Şu اَفَلَمْ يَنْظُرُوا dan, tâ كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ a kadar güzelce meâli söylemek çok uzun gider. Yalnız bir işaret edip geçeceğiz. Şöyle ki:
Sûrenin başında, küffar, haşri inkâr ettiklerinden, Kur’ân onları haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemat eder, der: “Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki, Biz ne keyfiyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki, nasıl yıldızlarla, ay ve güneşle tezyin etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki, zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz, o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadravâtı, nebâtâtı halk ettik, yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette semâ canibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O suyla bağ ve bostanları, hububatı, yüksek, leziz meyveli hurma gibi ağaçları halk edip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o suyla ölmüş memleketi ihyâ ediyorum, binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtâtı kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız.”
İşte, şu âyetin ispat-ı haşirde gösterdiği cezâlet-i beyaniye—ki binden birisine ancak işaret edebildik—nerede, insanların bir dâvâ için serd ettikleri kelimat nerede?
| arz: dünya âyâ: acaba bast-ı mukaddemat: asıl konuya girmeden önce giriş cümlelerini söyleme (bk. ḳ-d-m) bîtarafâne: tarafsız bir şekilde bostan: bahçe canib: taraf, yön cezâlet-i beyaniye: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l; b-y-n) dünyevî haşir: büyük haşre örnek olarak bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r) hadravât: yeşillikler halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hasım: düşman haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) | hububat: taneli bitkiler, tahıl huruc: çıkış i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) ibâd: kullar (bk. a-b-d) icad: vücut verme, yaratma (bk. v-c-d) ifa etmek: yerine getirmek ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y) inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) ispat-ı haşir: haşrin ispatı (bk. ḥ-ş-r) istilâ: kaplama, yayılma kelimat: kelimeler (bk. k-l-m) keyfiyet: özellik, nitelik kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) küffar: kâfirler, inanmayanlar (bk. k-f-r) leziz: lezzetli meâl: açıklama muannid: inatçı | muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muhakeme: akıl yürütme (bk. ḥ-k-m) muhteşem: ihtişamlı, görkemli muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) nebâtât: bitkiler nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b) noksaniyet: eksiklik semâ: gök (bk. s-m-v) serd etmek: sözü peş peşe sıralamak suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tefriş: döşeme tesbit etme: sağlam şekilde yerleştirme tezyin: süsleme (bk. z-y-n) zemin: yeryüzü |
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – İkinci Şule – ÜÇÜNCÜ NUR, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://erisale.com/#content.tr.1.578
https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/sozler/yirmi-besinci-soz/578
CUMARTESİ DERSLERİ

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
CUMARTESİ DERSLERİ
- Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. – Sözler 25.2.2.10.
- “Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür.” Mücâdele Sûresi, 58:1. – Sözler 25.2.2.9.
- Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir. – Sözler 25.2.2.8.
- Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. – Sözler 25.2.2.7.
- İstidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez. – Sözler 25.2.2.6.
- “Hazret-i Âdem’in hilâfet meselesinde melâikelere rüçhaniyetine medar, ilmi olduğu” olan bir hadise-i cüz’iyeyi zikreder. Sonra, o hadisede, melâikelerin Hazret-i Âdem’e karşı ilim noktasında hadise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hadiseyi, iki ism-i küllî ile icmal ediyor -yani اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ Yani, “Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem’i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun.” – Sözler 25.2.2.5.