
Bu metin, Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzını ve onun beşer kelâmı olamayacağını ispat eden derinlikli bir analizi sunmaktadır.
Eser, ilâhî kelâmın on dört asırdır tazeliğini korumasını, toplumsal ve ruhsal dönüşümler üzerindeki benzersiz etkisini ve sönmez bir güneş gibi hakikatleri aydınlatmasını konu edinir.
Risale-i Nur perspektifiyle ele alınan metinde, Kur’ân’ın her asra yeni nazil olmuş gibi hitap eden belâğat harikası olduğu çeşitli delillerle temellendirilir.
Özellikle edebî üstünlüğü ve tekrarlanmasına rağmen usandırmayan manevî lezzeti, onun semâvî menşeinin en parlak işaretleri olarak vurgulanır.
Sonuç olarak kaynak, kâinatın yaratıcısı ile bu mukaddes kitap arasındaki kopmaz bağı rasyonel ve kalbî bir bütünlükle açıklar.
NotebookLM
SHORTS
KISA VİDEO
UZUN VİDEO
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
Birinci Zeyl
Makam itibâriyle Yirmi Beşinci Söze ilhak edilen zeyillerden Yedinci Şuânın Birinci Makamının On Yedinci Mertebesidir.
Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz dünya seyyahı ve kainattan Rabbini soran yolcu, kendi kalbine dedi ki:
“Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim; ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitap bizim Hâlıkımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır” diye taharrîye başladı.
Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel, mânevî i’câz-ı Kur’âniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakaik-i Kur’âniyeyi mücahidâne neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki, onun üstadı ve menbaı ve mercii ve güneşi olan Kur’ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ, Risale-i Nur’un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur’âniyesi olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektubun âhiri, Kur’ân’ın kırk vech ile mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki, kim görmüşse, değil tenkit ve itiraz etmek, belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş. Her ne ise…
Kur’ân’ın vech-i i’câzını ve hak kelâmullah olduğunu ispat etmek cihetini Risale-i Nur’a havale ederek, yalnız kısa bir işaretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
Birinci Nokta:
Nasıl ki Kur’ân, bütün mu’cizatıyla ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikiyle, Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın bir mu’cizesidir. Öyle
| âhir: son (bk. e-ḫ-r) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âyât-ı Furkaniye: Hak ile batılı ayıran Kur’ân’ın ayetleri (bk. f-r-ḳ) beşer: insan cihet: yön hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâkim: hükmeden, galip (bk. ḥ-k-m) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) | hüccet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın delili i’câz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cize oluşu (bk. a-c-z) ilhak: ekleme kelâm: söz (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) lem’a: parıltı menba: kaynak merci: kaynak, başvurulacak yer mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) | muannid: inatçı mücahidâne: cihad ederek (bk. c-h-d) mülhid: dinsiz müracaat etmek: başvurmak nam: isim neşretmek: yaymak nükte: ince ve derin mânâ risale: mektup, küçük çaplı kitap (bk. r-s-l) semâvî: vahiyle gelmiş (bk. s-m-v) senâ etmek: övmek, yüceltmek seyyah: yolcu taharrî: araştırma, inceleme tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r) vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z) vecih: yön, şekil zeyl: ilâve, ek |
de, Muhammed aleyhissalâtü vesselâm da, bütün mu’cizatıyla ve delâil-i nübüvvetiyle ve kemâlât-ı ilmiyesiyle, Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ve Kur’ân kelâmullah olduğuna bir hüccet-i kàtıasıdır.
İkinci Nokta:
Kur’ân, bu dünyada, öyle nuranî ve saadetli ve hakikatli bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde ve hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılâp yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki, on dört asır müddetinde, her dakikada, altı bin altı yüz altmış altı âyetleri kemâl-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor, ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, harikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.
Üçüncü Nokta:
Kur’ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki, Kâbe’nin duvarında altınla yazılan en meşhur ediplerin “Muallâkat-ı Seb’a” nâmıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”
Hem bedevî bir edip
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ
1
âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona dediler: “Sen Müslüman mı oldun?” O dedi: “Hayır, ben bu âyetin belâğatine secde ettim.”
2
Hem ilm-i belâğatın dâhilerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhi imamlar ve mütefennin edipler, icmâ ve ittifakla karar vermişler ki, “Kur’ân’ın belâğatı tâkat-i beşerin fevkindedir; yetişilmez.”
3
Hem o zamandan beri, mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediplerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını
Dipnot-1
“Artık emrolunduğun şeyi açıkla.” Hicr Sûresi, 15:94.
Dipnot-2
El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî 14:85.
Dipnot-3
El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî 13:161.
| Abdülkahir-i Cürcanî: (bk. bilgiler) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) âyât: âyetler bedevî: göçebe hayatı yaşayan belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerin, halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ) beliğ: belâğatçi, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ) dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri (bk. n-b-e) edip: edebiyatçı enaniyetli: bencil, gururlu fevkalâde: olağanüstü fevkinde: üstünde hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayat-ı siyasiye: siyasî hayat (bk. ḥ-y-y) | hayat-ı şahsiye: özel hayat (bk. ḥ-y-y) hüccet-i kàtıa: sağlam ve kesin delil icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) idame: devam etme ilm-i belâğat: belağat ilmi (bk. a-l-m; b-l-ğ) inkılâp: değişim inkişaf: açılma, gelişme (bk. k-ş-f) istikamet: doğruluk ittifak: birleşme, birlik Kâbe: (bk. bilgiler) kaside: şiir kelâmullah: Allah kelâmı (bk. k-l-m) kemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l) kemâlât-ı ilmiye: ilimî mükemmellikler, olgunluklar (bk. k-m-l; a-l-m) Lebid: İslâm öncesi cahiliye devrinde şiirleriyle meşhur bir şair mağrur: gururlu meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) Muallâkat-ı Seb’a: yedi askı, Kur’ân nâzil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına asılmış olanları | mütefennin: bilgili, san’atkâr mütemadiyen: sürekli olarak nefis: kişinin kendisi; maddî lezzetleri hisseden güç (bk. n-f-s) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) saadet: mutluluk secde: alın üzeri yere kapanmak Sekkâkî: (bk. bilgiler) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) şöhretşiar: şöhreti herkesçe bilinen tâkat-i beşer: insan gücü tasfiye: saflaştırma (bk. ṣ-f-y) tebdil-i hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayatın değiştirilmesi (bk. ḥ-y-y; c-m-a) terakki: ilerleme, yükselme tezkiye: temizleme, arındırma Zemahşerî: (bk. bilgiler) ziyade: çok, fazla |
kıracak bir tarzda der: “Ya birtek sûrenin mislini getiriniz, veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz” diye ilân ettiği halde, o asrın muannid beliğleri birtek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri ispat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem Kur’ân’ın dostları, Kur’ân’a benzemek ve taklit etmek şevkiyle; ve düşmanları dahi, Kur’ân’a mukabele ve tenkit etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en âmi adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak.” Umumunun altında olduğunu, dünyada hiçbir fert, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek, mertebe-i belâğati, umumun fevkındedir.
Hattâ bir adam,
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ
1
âyetini okudu. Dedi ki: “Bu âyetin harika telâkki edilen belâğatını göremiyorum.”
Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.”
O da, kendini Kur’ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki, mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, câmid ve şuursuz ve vazifesiz olarak, hâli, hadsiz, hudutsuz bir fezada, kararsız fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur’ân’ın lisanından bu âyeti dinlerken gördü:
Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman, asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki, bu kâinat, bir cami-i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayattarâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş-u huruşla mes’udâne ve memnunâne bir vaziyette bulunuyor, diye müşahede etti. Ve bu âyetin derece-i belâğatini zevk ederek, sair âyetleri buna kıyasla,
Dipnot-1
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder.” Hadîd Sûresi, 57:1.
| âdi: sıradan âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) Arabî: Arapça arz: yer, dünya belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) cami-i kebir: büyük cami (bk. c-m-a; k-b-r) câmid: cansız cûş u huruş: neşe ve âhenk derece-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ) ezelî nutuk: Allah’ın ezelî konuşması (bk. e-z-l) fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fevkinde: üstünde feza: uzay hadsiz: sınırsız hâli: boş, ıssız hayattarâne: canlı bir şekilde (bk. ḥ-y-y) | helâket: yok oluş hudutsuz: sınırsız ihtiyar: tercih, seçme (bk. ḫ-y-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) memnunâne: memnun bir şekilde mertebe: derece mertebe-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ) mes’udâne: mutlu bir şekilde mevcudât-ı âlem: kâinattaki varlıklar (bk. a-l-m) (bk. v-c-d) misl: benzer (bk. m-s̱-l) muannid: inatçı muaraza: sözle mücadele muharebe: savaş mukabele: karşılık müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d) sair: diğer semâvât: gökler (bk. s-m-v) | sermedî ferman: sürekli, dâimi buyruk seyyah: gezgin, yolcu şevk: şiddetli arzu ve istek şuursuz: bilinçsiz (bk. ş-a-r) tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) telâhuk-u efkâr: fikirlerin birikimi (bk. f-k-r) telâkki edilen: kabul edilen terakki etmek: ilerlemek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) umum: bütün, genel zikir: Allah’ı anmak zillet: alçaklık, aşağılık zîşuur: şuur sahibi (bk. ẕî; ş-a-r) |
Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Dördüncü Nokta:
Kur’ân öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki, en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur’ân’ı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti halâvetini ziyadeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garabet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nazil olmuş gibi tazeliğini muhafaza ediyor. Her asır, kendine hitap ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her taife-i ilmiye, ondan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde, o, üslûbundaki ve tarz-ı beyanındaki garabetini aynen muhafaza ediyor.
Beşinci Nokta:
Kur’ân’ın bir cenahı mazide, bir cenahı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve teyid ettiği ve onlar dahi tevafukun lisan-ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi; öyle de, evliya ve asfiya gibi ondan hayat alan semereleri ve hayattar tekemmülleriyle şecere-i mübarekelerinin hayattar, feyizdar ve hakikatmedar olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarikatleri ve İslâmiyetin bütün hakikatli ilimleri, Kur’ân’ın ayn-ı hak ve mecma-i hakaik ve câmiiyette misilsiz bir harika olduğuna şehadet eder.
| arz: yer, dünya asfiya: Hz. Peygamberih yolundan giden ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y) ayn-ı hak: hakkın ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) bilâfasıla: fasılasız, aralıksız burhan: sağlam, mantıkî delil câmiiyet: genişlik, kapsayıcılık (bk. c-m-a) cenah: kanat, taraf cihet: yön, taraf darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü (bk. m-s̱-l) delâlet: delil olma, ifade etme evliya: veliler (bk. v-l-y) feyizdar: feyizli, bereketli (bk. f-y-ḍ) garabet: gariplik, hayret vericilik hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikatmedar: doğruluk sebebi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halâvet: tatlılık, hoşluk haşmet-i saltanat: saltanatın haşmeti, ihtişamı (bk. s-l-ṭ) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) | hikmet: sır, bilinmeyen nokta, sebep; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) himaye: koruma hums: beşte bir hüccet: sağlam delil idame: devam ettirme iktida: uyma istilâ: kuşatma ittiba: tabi olma, uyma ittifak: birleşme, fikir birliğ ikemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l ḥ-r-m) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) lem’a: parıltı lisan-ı hâl: hal dili mazi: geçmiş zaman mebzuliyet: çokluk, bolluk mecma-i hakaik: gerçeklerin toplandığı yer (bk. c-m-a; ḥ-ḳ-ḳ) misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ) müsellem: doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş müstakbel: gelecek zaman nazil olmak: inmek (bk. n-z-l) nev-i beşer: insanlık | nısfı: yarısı nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) semere: meyve sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) sikke-i i’câz: mu’cizelik damgası (bk. a-c-z) şebâbet: gençlik şecere-i mübareke: mübarek ağaç (bk. b-r-k) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) taife-i ilmiye: ilmiye sınıfı (bk. a-l-m) tarikat: mânevî yol (bk. ṭ-r-ḳ) tarz-ı beyan: açıklama tarzı (bk. b-y-n) tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l) tekrâr-ı tilâvet: okumanın tekrarı tevafuk: uygunluk, denk gelme teyid: doğrulama tilâvet: okuma üslûb-u ifade: ifade tarzı velâyet: velilik (bk. v-l-y) zemzeme-i belâğat: belâğat nağmesi (bk. b-l-ğ) ziyadeleştirmek: artırmak |
KAYNAKLAR
Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmi Beşinci Söz – Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi – Birinci Zeyl, Söz Basım Yayın Ltd. Şti., Mart 2012, İstanbul.
https://erisale.com/#content.tr.1.599
CUMARTESİ DERSLERİ

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ından; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar gibi kitaplarından alınarak her hafta Cumartesi günü Cumartesi Dersleri adı altında yapılan ve YouTube’da yüklenen dersler yer almaktadır.
Ayrıca; http://www.erisale.com/#home adresinde ve https://sorularlarisale.com/ adresinde yer alan Risalelerin ekran kaydı yapılmakta ve sitemizde ilgili dersin bulunduğu sayfaya metinler ve sözlük konulmaktadır.
Dersler en son yapılan derslere göre sıralanmaktadır.
CUMARTESİ DERSLERİ
- Sözler 25.3. Hatime: Bir mu’cize-i Kur’âniye daha şudur ki: Nasıl bütün mu’cizât-ı enbiya Kur’ân’ın bir nakş-ı i’câzını göstermiştir. Öyle de, Kur’ân, bütün mu’cizâtıyla bir mu’cize-i Ahmediye (a.s.m.) olur ve bütün mu’cizât-ı Ahmediye (a.s.m.) dahi Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ki, Kur’ân’ın Cenâb-ı Hakka karşı nisbetini gösterir; ve o nisbetin zuhuruyla herbir kelimesi bir mu’cize olur.
- Evet, hakikat-i mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez. Kur’ân gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki ihata etsin. -Sözler 25.3.3.
- İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor. – Sözler 25.3.2.
- Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ… – Sözler 25.3.1.
- Bin üç yüz elli senedir, Kur’ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. – Sözler 25.2.3.1.


